Bu saydıklarım eğitim ve öğretim modelleri için de geçerli. Eğitim ve öğretim, yani asli ifadeleriyle terbiye ve talim, bir milletin esas davalarından biri, belki de birincisidir. Rahmetli Nureddin Topçu, “Maarif Davamız” diye diye ölüp gitti. Adeta ömrünü bu davaya adadı. Konferanslar verdi, makaleler ve eserler yazdı, bizzat bir hoca olarak ömrünü eğitime adadı. Fakat o da, şakirtsiz hocalar zümresine ilhak oldu. Öksüz yapı ustada kaldı. Ne diyelim; “Onu sürdürmeyen çırak utansın!” Çıraklar, yani biz, hepimiz utanalım.
Amerika meş’um 11 Eylül hadisesinden sonra tüm dünyada İslami eğitime taktı. Suudi Arabistan’dan Endonezya’ya, Pakistan’dan Türkmenistan’a, Afganistan’dan Somali’ye kadar tüm dünyadaki İslami eğitim müesseselerini kara listeye aldı. Özellikle de medreseleri.
Öncelikle, adı işkence ve insanlık dışı muameleyle özdeşleşmiş olan Guantanamo’da bir laboratuar kurdu. Bu laboratuara topladığı insanları kobay gibi kullandı. Onlar üzerinden İslam’ı çözme çabasına girişti. Çözmeye çalıştığı şeylerin başında Müslüman insanın direnç kodları vardı.
Nasıl oluyordu da, Müslümanlar modern çağın ayartıcı ve baştan çıkarıcı vaatlerine sırt dönebiliyorlardı? Nasıl oluyordu da bu genç insanlar seks, para ve makamla satın alınamıyordu? Nasıl oluyordu da günah diye inandıkları şeyi öldürseniz işletemiyordunuz? Nasıl oluyordu da farz bildiklerinden öldürseniz vazgeçiremiyordunuz. Nasıl oluyordu da bu insanlar yaşamak dururken göz kırpmadan ölüme gidebiliyorlardı? Nasıl oluyordu da kendilerini baştan çıkaran şeylere yüz çevirebiliyorlardı? Nasıl? Nasıl? Nasıl?
Hegemonik güç bu soruların peşine takılınca, ipuçları kendisini İslam’ın bilgi kaynaklarına ve kurumlarına yöneltti. Müslümanı diri tutan gücün Kur’an olduğunu fark ettiler. El-Furkanu’l-Hak örneğinde görüldüğü gibi, gerçek Kur’an’ın yerine elleriyle yazdıkları sahtesini koyma girişimi bunun sonucuydu.
Müessese olarak, ahı gidip vahı kalmış İslami eğitim kurumlarını gördüler. Gerçekten de gerek Pakistan ve Afganistan’da, gerek Afrika ve Uzak Doğu’da medrese adı altında faaliyet gösteren kurumlar, İslam eğitim tarihindeki başarılı örneklerine bakınca hayli nakıs ve sorunlu örneklerdi. İyi yetişmiş eğitimci kıtlığı, yüzyıllar öncesinin şartlarına göre hazırlanmış ve iyice eskimiş müfredat, maddi imkanların kıtlığı ve hepsinden öte itibar ve istihdam problemleriyle boğuşuyordu bu müesseseler.
Hegemonik güç ölüsünden dahi korktu. Medrese onun gözünde yok edilmesi gereken hedef haline geldi. İşte Pakistan’da 80 kişinin ölümüyle sonuçlanan medrese bombalama olayı bunun örneği. İşte Uzak Doğu’da okyanus adalarındaki medreselere düzenlenen baskınlar bunun örneği.
Medrese bombalamanın, “Müslümanlar zır cahil kalsınlar” demekten ne farkı var? Bu bölgelerde insanların hangi zor şartlarda yaşadığını, teshil görmenin nasıl lüks bir değer olduğunu, yaygın cehaletin zararlarının artık bölgelerle sınırlı kalmayıp hepimizi tehdit ettiğini Amerika bilmez mi? Elbet bilir bilmesine de, nedense kulak ardı eder. Bu bir ahlak sorunudur ve Amerika güç sahibidir, fakat güç ahlakından yoksundur. Güç ahlakından yoksun olanların gücü, bir gün gelir kendi aleyhlerine döner. Bekleyip göreceğiz.
Hindistan-Pakistan-Afganistan üçgenindeki Sünni din anlayışının oluşmasında Diyobend Medresesi’nin kurucu rolü vardır. Hatta denilebilir ki Diyobend ekolü anlaşılmadan, bölgenin baskın dini yapısı anlaşılamaz. Bunlar, İslam ümmetinin farklı yerlerinde görüldüğü gibi, ilim geleneğimizin farklı damarlarını temsil ederler. Sevapları vardır, günahları vardır. İsabet ettikleri yerler olduğu gibi isabet etmedikleri yerler vardır. Fakat bir vakıadır.
Ümmet coğrafyasının birçok yerindeki bu türden geleneksel ilim damarları ya yok edildi, ya da iğdiş edilip işlevsiz hale getirildi. Bir zamanlar Mısır’da bir Ezher damarı vardı, Tunus’ta bir Zeytuna damarı vardı, İstanbul’da bir Süleymaniye damarı vardı.
Sünni dünyada bulunan ve kendi kendini geliştirmekten ve yenilemekten aciz olan bu damarların burulması, elbette hüzün vericidir. Fakat nisbeten teselli verici olan şey, Şii/Ehl-i Beyt okulunun hâkim olduğu coğrafyalarda, geleneksel ilim damarlarının devam ediyor olmasıdır. “Devam ediyor” tesbiti bile az sayılabilir, belki “daha da güçleniyor” demek gerek.
Kum medreseleri tarihinin en aktif dönemini yaşıyor. Tahran’da şah döneminde muhalif hareketin merkezi olan Hüseyniye-i İrşad’ın ruhu günümüzde dev üniversitelerin bünyesinde yaşatılıyor. Irak’taki işgale rağmen Necef damarı halen aktiftir. Bunlara Fadlullah sayesinde Lübnan’da yeni bir damar daha eklendi.
Bütün bunlar Ehl-i Beyt mektebine bağlı Müslüman kardeşlerimiz açısından sevindirici bir durum. Fakat Ehl-i Sünnet mektebine bağlı Müslümanlar için aynı şeyi söylemek zor. Medrese geleneği açısından gelişme şöyle dursun, gerileme bile denilemez. Resmen çözülme ve yok olmadan söz edebiliriz.
Peki, hiç merak etmiyor musunuz; tarihimizin yüz aklarını yetiştiren dünkü medreselerimizde tedrisat ve müfredat nasıldı? Gelecek yazıya.