IQNA

Düşünce ve Bilgi

Prof. Dr. Fuat Sezgin: Batı, varlığını Müslümanlara borçlu

10:42 - May 25, 2007
Haber kodu: 1548263
Müslümanlar dünya tarih sahnesine çıktıktan kısa bir süre sonra muhtelif kültür merkezlerinin bilgi birikimlerini devralmaya başladılar.
Bu devralış, fethedilen ülkelerin kültür taşıyıcılarının aracılığıyla gerçekleşiyordu. Müslümanlar onlara, İslam'a geçseler de geçmeseler de aynı şekilde iyi davranıyor ve onları öğretmen olarak kabul ediyorlardı. Müslümanların esas itibarıyla Yunanlılardan, belli ölçüde de Sasaniler, Suriyeliler, Hintliler ve Sabiilerden devralınan bu bilimlerin alımını ve özümsemesini takriben iki asır zarfında tamamlamış ve üçüncü yüzyılın ilk yarısında, yani miladi dokuzuncu yüzyılda yaratıcılık evresine geçmiş olmaları, bilimler tarihinin dikkat çekici gelişmelerinden biridir.
Bu yaratıcılık evresi yaklaşık sekiz asır, takriben 16. yüzyılın sonlarına kadar, yani Müslümanların liderliği Avrupalı haleflerine bırakmalarına kadar sürmüştür. Bir yandan bu kültür çevresinin eserlerinin çoğu günümüze kadar ulaşmadığı, öte yandan, bize ulaşan eserlerin de yalnızca küçük bir bölümü incelenmiş olduğu için, bu başarıların sadece küçük bir kısmını tanıyor olsak da, onların evrensel bilim tarihi alanındaki seçkin konumları hakkında sağlıklı bir tasavvura sahip bulunuyoruz. Bu kısa konuşma çerçevesinde bu başarıların her birini örneklerle ele almam mümkün olmadığı için, onları genel olarak tavsif etmekle yetineceğim. Müslümanlar eski kültür çevrelerinden aldıkları bilimleri geliştirmişler, yeni bilimler kurmuşlar ve Avrupa kültür çevresindeki yeni bilimlere temel teşkil edecek olan yolları hazırlamışlardır.
Müslümanlar pek çok konuda Batı için model
Bu bilimler, gelişimlerini hızla sürdürmekte oldukları MS 10. yüzyılda Avrupa kültür çevresine geçişin yolunu buldular. Birinci yol, İspanya'dan Fransa'ya, oradan İngiltere, Orta Avrupa ve İtalya'ya doğru; ikinci yol, Sicilya ve İtalya üzerinden; üçüncü yol ise Bizans üzerinden geçiyordu. Arap-İslam bilimlerinin Avrupa kültür çevresinde -münhasıran olmamakla beraber- esas itibarıyla bu yollar üzerinden gerçekleşen devralma ve özümsenmesi 500 yıl kadar devam etti. Bilimler tarihi açısından bu devralma tarzı ne açık seçik ne de kusursuz idi; tercüme edilen kitaplarda yazarların isimleri, ya sıkça görüldüğü üzere hiç anılmıyordu ya da zaman zaman kitaplar Yunanlı otoritelerin adıyla neşrediliyordu. Bu süreç, Müslüman kültür çevresinde Yunan bilimlerinin devralınmasında olduğundan çok farklı seyrediyordu. Zira Müslümanlar kaynaklarını açıkça ve büyük bir saygıyla zikrediyorlardı. Mesela dinsiz Aristo'ya Muallim-i Evvel olarak atıfta bulunulmasına karşı herhangi bir tepki kendisini göstermemişti.
16. yüzyılın sonlarına doğru İslam dünyasındaki bilimler yaratıcılıklarını kaybedip, Avrupalılar öncü rolünü üstlendiğinde, ne Müslümanlar yeni dönemin ortaya çıkışındaki kendi rolleri hakkında bir bilgi sahibiydiler, ne de Avrupalılar öncülük konumuna nasıl ve nereden geldiklerini bilecek durumdaydılar. Bunun üzerinden yaklaşık iki asır geçtikten sonra bazıları, Avrupa'daki bu gelişmeyi doğrudan doğruya eski Yunan'la irtibatlandıran ve Arap-İslam kültür çevresinin sekiz asırlık yaratıcı dönemini görmezden gelen, gerçeklere aykırı bir Rönesans tanımına ulaştılar.
Tam bu yanlış değerlendirmenin neredeyse bir konsensus kesinliği kazanmaya başladığı dönemde, birtakım Avrupalı âlimler Arap-İslam bilimleriyle meşgul olmaya ve onun değerini takdir etmeye yöneldiler. Hatta 18. yüzyılın sonlarına doğru ve 19. yüzyılın başlarında, bilimlerin ulaştıkları mevki bakımından Arap-İslam kültür çevresinin önemini savunan bir hümanistler grubu gelişmişti. Bu grubun en meşhur siması Johann Wolfgang Goethe idi. Arap-İslam kültür çevresinin bilimler tarihindeki başarılarıyla tanışma süreci için paha biçilmez bir gelişme, Ernest Renan, Jean-Jacques Sédillot, oğlu Amélie Sédillot, Joseph-Toussaint Reinaud ve Franz Woepcke gibi Avrupalı Arabistlerden oluşan bir grubun 19. yüzyılın ilk yarısında Paris'te Bibliothèque Nationale'deki Arap el yazmalarının önemli bir kısmını incelemeleridir. Bu âlimlerin felsefe, astronomi, matematik ve coğrafya alanlarında ulaştıkları sonuçlar, bilimler tarihiyle ilgili pek çok çağdaşlarını hayrete düşürmüştü. Arap-İslam kültür çevresinin bilimler tarihindeki başarılarının daha âdil değerlendirilmesi için verilen bu savununun ağırlık merkezi, aynı yüzyılın sonlarına doğru Almanya'ya kaydı. Bunun bayraktarı Erlangenli Eilhard Wiedemann idi. O 1876-1928 arasında Arap-İslam doğal bilimlerinin hemen her alanıyla ilgili 200'den fazla araştırma neşretti; harika pek çok araştırmayı kendilerine borçlu olduğumuz öğrencilerinden bir savunucu grubu bile oluşturdu. Arap-İslam kültür çevresinin Wiedemann'a büyük şükran borcu vardır.
Arap-İslam kültür çevresinin başarılarını araştırıp ortaya koymayı hedefleyen oryantalistik gelenek, öncekilerde bulunan eski derinliğini gitgide belli ölçüde kaybediyor görünse de, bugün de sürmektedir. Müslümanların ise, kendi kültür çevrelerinin bilimler tarihindeki rolü hakkında ancak 20. yüzyılın ortalarında ve oryantalistik araştırmalar sayesinde genel anlamda bir şeyler öğrenmeye başlamış olmaları, tarihin garip bir tecellisidir. Benim öğrencilik zamanlarımda okul kitaplarında bu konularla ilgili hiçbir şey yoktu. Şahsen benim bu konuya dikkatimi ilk kez 1943'te hocam Hellmut Ritter çekti. Halen çoğu kişinin, tarihen asılsız bir Rönesans'tan söz eden o yanlış tanımlamanın etkisi altında bulunduğu ve kendi kültür çevresinin bilimler tarihinde büyük bir yaratıcı mevkie sahip olduğunu tasavvur etmekte zorlandığı bir vakıadır.
İslam dünyası bilimler tarihini masaya yatırmalı
Bilimler tarihi yazımı sahası Batılı dünya için bir lüks gibi görünebilir. Ama aynı şey İslam dünyası için büyük bir önemi haizdir. Yaratıcı geçmişini bilmek, bilinç (üstünlük duygusuna kapılmadan) ve bireyin yetkinliğine güven temin edecektir. 1982 yılında Frankfurt Üniversitesi bünyesinde kurulan ve bazı Arap ülkelerinin bir defaya mahsus katkılarıyla oluşan vakıf tarafından finanse edilen Arap-İslam Bilimleri Tarihi Enstitüsü, Avrupalı seleflerimizin açtığı yolda mümkün olduğu kadar uzun yol almayı ödev ve amaç edinmiştir. Yeni, hiç bilinmeyen veya henüz yayımlanmamış kaynakları neşretmeye, incelemeye ve onları muasır meslektaşlarımızın araştırmalarının hizmetine sunmaya çalışıyoruz. Bu hedefe giden yolumuzda ilerlerken, Arap-İslam kültür çevresinin sekiz asırlık yaratıcılık dönemi zarfında geliştirilen ve icat edilen aletleri, tarif ve resim şeklinde bize ulaşan kaynaklardan hareketle yapılacak maketlerle yeniden hayata döndürme düşüncesine vardık. Ve Frankfurt'ta şu anda 800'den fazla parçadan oluşan bir müze gerçekleştirebildik.
Burada özellikle vurgulamak isterim ki, bütün bu çabalarımızda ve ulaştığımız sonuçlarda "biz bulduk" heyecanı ile değil, bilakis, -özellikle Arap-İslam kültür çevresi söz konusu olduğunda tashihe muhtaç olan- insanlık bilim tarihinin bütünlüğü inancıyla hareket ediyoruz. Bu anlamda, bu bilimlerin son yüzyıllarda Avrupa'da başlayan safhasını yabancı tanımıyor, tam aksine, Arap-İslam dünyasında gerçekleştirilmiş olan gelişimin bir devamı olarak tanıyoruz. Şimdi ise Müslümanlar bir yabancılık duygusuna kapılmadan bu kültür çevresinin başarılarından o denli çok şey öğrenmeli ve almalıdır ki, sonunda kendi emekleriyle ona katkıda bulunsunlar.
Malezya Sayın Başbakanı Abdullah Badawi'nin himayesinde müzemizdeki aletlerin önemli bir kısmının Kuala Lumpur'daki sergi vasıtasıyla geniş bir kitleye sergilenmesinden dolayı çok mutluyum. Ayrıca, Arap-İslam bilimlerinin araştırılması ve öğretilmesi için bir kürsünün kurulmasından dolayı da çok sevinçliyim. Bildiğim kadarıyla bu kürsü Arap-İslam dünyasında türünün ilk örneğidir. Bu kürsünün benim adımı taşıyacak olması ise, benim için gerçekten büyük bir onurdur. Allah'a karşı şükranımı dile getirir, Frankfurt'taki enstitümün Malezya'da böylesine coşku ve itibarla karşılanmasından duyduğum sevinci sarahatle ifade etmek isterim. Sözlerimin sonunda Malezya Sayın Başbakanı Abdullah Badawi'ye ve Bilim, Teknoloji ve Yenilenme Sayın Bakanı Dr. Jamaladdin Jarjis'e teşekkür etmek benim için zevkli bir görevdir. Malezya Teknik Üniversitesi'nin bana tevcih etmek lütfunda bulunduğu fahri doktora unvanını büyük bir şeref olarak kabul ediyor, Rektör Prof. Zulkifl Ghazali'ye ve Senato üyelerine teşekkürlerimi sunmayı bir borç biliyorum.
(*) Bu metin, geçtiğimiz günlerde Prof. Dr. Sezgin'in Malezya Teknik Üniversitesi'nce kendisine fahri doktora ünvanı verilmesi sırasında yaptığı konuşmanın özetidir.
PROF. DR. FUAT SEZGİN - GOTHE ÜNİVERSİTESİ ARAP-İSLAM ENSTİTÜSÜ DİREKTÖRÜ (Zaman/31.1.2007)
captcha