İran Kurân Haber Ajnası'nın Yeni Şafak'da yazan değerli üstat Dr. Hüseyin Hatemi'nin "Kime saydılar bizi" başlığıyla kaleme aldığı ve İslami sorunları irdeleyen yazısını sunuyoruz:
Kime saydılar bizi?
Pir Sultan Abdal “O cihanda bu cihanda/Ali'ye saydılar bizi” dedi. Yüce Sevgili ile Emîrul-Mü'minîn aynı Nurdandır ve sevgi, ilim, irfan, Nûr, Adalet Medînesine Ali'nin rehberliğinde girilir. Bir ân düşünelim: “Ali'ye saydılar bizi” diyebiliyor muyuz? Düşünmeden mi söylüyoruz? Hiç mi söylemiyoruz? Daha 28 Şubat postmodern darbesi ile bağrımız ve böğrümüz hûn olmadan önce, “İslâm'da değişmez değerler ve ilkeler yoktur, bazı terimler vardır, fakat bu terimlerin ardındaki kavramların içi boştur, Allah bize güvenmiş, bu terimlerin içini doldurmayı bireye bırakmıştır” diye, kutlu doğum haftalarında şakımaz mı idik? Oysa bu terimlerin ardındaki kavramları “boş” sayarsak, ardından da boşlukları dolduracak bir “darbe” beklemeli idik. “Güreşe doymayan yenilen pehlivanlar” olmak istemiyorsak, şapşallıktan vaz geçmemiz gerekirdi. Demek ki vaz geçmemişiz ki on yıl sonra başka bir postmodern darbe kapımıza dayandı. Kime saysınlar bizi? Bir fikrimiz var mı? İttihad ve Terakkî iktıdarı döneminden acabâ bir arpa boyu olsun ileri gidebildik mi?
“Hrantımız”ın öldürülmesinden sonra içten bir acıyla müslüman ve Hristiyan bir araya gelmişti. Bu acı olaydan sonraki soylu kaynaşmanın yerini alan kaynaşmalarda “meymenet” görebiliyor muyuz? –Ben göremiyorum!– Şimdi görme zamanı mı? Herşeyin zamanı var, seçim bitsin, azıcık da hümanist takılırız. –Heyhât! Herkes samîmî takılsa hiç değilse, münafıkça takılmalar artık görülmez olsa; daha az acı çekerdim!
Geçen yıl bir yazıda “Hamburglu Kardelen” “Mesîha”dan (Kristiane) söz etmiştim. Bir de “İsviçreli Kardelen” “Mesiha” varmış. (Christine). İstanbul'a yerleşmiş. Der ki: Hazret-i Muhammed'i (s.a.v.) bulana kadar körsünüz. Bütün acılar Hazret-i Muhammed'i (s.a.v.) yanlış anlamaktan ve sevmemekten kaynaklanmaktadır. Eğer Hazret-i Peygamber'i herkesten çok seversek yaşamlarımız değişecektir. (Rabia Christine Brodbeck, Modern Dansçının Dönüşümü, Çeviren: İ. Kapaklıkaya, 2. bası, 2005). Aşk olsun! Başka söze gerek var mı?
Aday adaylığı dağıtmak, çocuklara oyuncak dağıtmaya benzememelidir. Hangi partiden olursa olsun, bir kimse eğer Borsa Mabedi Rahipleri Dini'nin çeşitli mezheplerinden birisine mensup ise, ondan başka çizgide bir davranış beklenebilir mi? Bir de kafası karışık sevimliler vardır: –A canım, hizmete talip olmak niye kötü olsun ki? –Hangi hizmete talipsin kardeş? –Ne bilem ben, elbette vatana, millete, bayrağa, Devlet'e, Cumhuriyet'e, bu arada çoluğuma çocuğuma hizmet! Bu memlekette “aklıselim” adamlar göreve talip olmasın da elin yabanına bağlı olanlar mı iktıdara geçsin! Benim, dinime, geleneklerime, ırkıma, milliyetime, aynı zamanda piyasa ekonomisine, devrimlerimize, ordumuza saygımız sonsuzdur. Partinin karar organlarına da saygım sonsuzdur. İş ki bir seçileyim, neye karar verilirse ona el kaldırmada kusur etmem!
Erken seçim “eğik düzlemi”ne başımız dik olarak giremedik. Seçimden sonra ne olacağı da çok açık değil! Anayasa Mahkemesi'nin kararına uygun bir toplantı yetersayısı, cumhurbaşkanını halkın seçmesi usûlü kabul edilmedikçe, sağlanabilecek mi? Cumhurbaşkanını halkın seçmesi için başlatılan süreç, seçimden önce veya sonra başarılı olabilecek mi? Seçimden sonra dahî sağlanamazsa derhal yeni seçime mi gitmek zorunda kalacağız? –Ne şeriat, ne darbe! Hem dondurma, hem sorbe! Sürekli aydınlık için gerekirse bi beş-on yıl daha karanlığı göze almalıyız! Sizi Musa'nın çocukları, sizi AB ve ABD yanlıları, sizi İrancılar, sizi Arapçılar, sizi Kürtçüler sizi! Haydi arkadaş hem sağdan sola, hem soldan sağa doğru, salla bayrağı, düşman üstüne! Dinle Tayyib Erdoğan!/Sağına sarımsak, soluna soğan!
Kardeşler, biz bu kargaşada biribirimize düşerken, elin eli armut toplamaz elbette! Her beş-on yılda bir esasen çok güçsüz olan “sağduyu” ışığını söndürür de “sürekli aydınlık” dediğimiz sürekli karanlığa ulaşmak için bir beş-on yıllık karanlığı başlatırsak, sonuçta –maazallah– nisbî bir sürekli karanlığa da ulaşırız. Ondan sonra da mitinglerde “kendim ettim kendim buldum, eyvah/eyvaah!” nağmeleriyle raks etmeye halimiz kalır mı, orasını bilemem!
Doğu ve Batı Allah'ındır. Allah, gökler ve yeryüzü (Arz) için yegâne Nûr kaynağıdır. Ümîdimiz bu Nûr'dandır. Gerçek aydınlanma “mütekabiliyet” şartına bağlanamaz. Hiçbir boy ve soy (etnik topluluk), diğerine “sen zulum ve zulmette kalmakta direndiğine göre, ben de sana terör zulmetiyle karşılık veririm” diyemez. Zulmün âkıbeti yaman olur. Duyduk-duymadık denmeye! Nurun ve zulmetin milliyeti yoktur.
yenişafak