İran Kuran Haber Ajansı İkna’nın yeni şafak sitesinden naklettiği habere göre, İran Kültür Bakanlığı ve Miras-ı Mektûb (Yazılı Mîras) Kurumu ve Türkiye Kültür Bakanlığı'nın ortak bir girişimi olarak, ilki İran'da, ikincisi Türkiye'de yapılmak üzere, Merhum Üstad Abdülbaki Gölpınarlı'nın, Türkiye'de önde gelen Mevlânâ âşıkı ve mütercimi olması dolayısı ile düzenlenen “sempozyuma” katılan Dr. Hüseyin Hatemi, bu yolculuğu şöyle kaleme aldı:
Mevlânâ ve Türkiye-İran kardeşliği
Bazı seçkin kimseler vardır ki hayatlarında olduğu gibi ölümlerinden sonra da insanlığa yararlı olurlar. Bu seçkin, seçilmiş insanların en ulusu Resûl-i Ekrem'dir. (S.A.) Esasen bu seviyedeki ölmeden önce Hakk'ın tanığı olanlar için ölüm de diğer insanların ölümü gibi değildir. Kur'an-ı Kerîm bu “tanıklar” için, ölüm olmadığını bize bildirir. Bütün dînî ve felsefî kavramlar gibi, zevkine varamayanlar veya kötü niyetliler bu tanıklık kavramına gerçek anlamıyla erişemedikleri için, bu değerli kavramı kötüye kullanırlar: Yahova Şahitleri gibi.
Bu terimin doğrusu Hakk'ın şahitleridir. Bu şahitler bu uğurda canlarını feda etme ahdi de yapmış iseler özel anlamı ile “şehid” olurlar.
Yüce mertebeli Arifler'den Mevlânâ Celâleddîn-i Belhî'nin, Belhî değil Rûmî olarak anılmaya başlanması, gençliğinde Konya'ya gelmesi ve Konya'da “sırlanması” dolayısı iledir. Şems-i Tebrîzî de, doğrusunu Allah bilir, kanaatimce Konya'da “şehîd” edilmiş ve bugün kendisine nisbet edilen kabre sırlanmıştır.
Bu yıl Mevlânâ'nın 800. doğum yılı olduğu için, UNESCO tarafından Mevlânâ yılı olarak ilân edilmiştir. İran Kültür Bakanlığı ve Miras-ı Mektûb (Yazılı Mîras) Kurumu ve Türkiye Kültür Bakanlığı'nın ortak bir girişimi olarak, ilki İran'da, ikincisi Türkiye'de yapılmak üzere, Merhum Üstad Abdülbaki Gölpınarlı'nın, Türkiye'de önde gelen Mevlânâ âşıkı ve mütercimi olması dolayısı ile, birer “sempozyum” düzenlenmiş. (İranlılar “hemâyiş” demeye başlamışlar. Ey Azizan, Türkçe'de biz de “imece” mi diyelim? Bilimsel imece?)
Üstad Gölpınarlı'yı tanımış ve sohbetlerinden ve “mîras-i mektûb”undan çok şey öğrenmiş birisi olarak beni de Tehran'daki 25-26 Haziran toplantısına çağırdılar. Toplantı 26 Haziran akşamı sona erdi. Şimdi otelin “lobisinde”, rahat olmayan “şerait” içinde, çarşamba günü sabahı bu satırları yazıyorum. Bitiremeyip, akşama kadar fırsat bulduğum aralarda tamamlayabileceğim. İnşaallah zamanında bâd-i sâba-i zamana, “Fax” denen ileti imkânına havale edip Azîzan'ın nazar-ı mütalaalarına eriştirebileceğim.
Buraya, Bakanlık'tan Celil Güngör Bey, Berat Yıldız Bey, Konya Selçuk Üniversitesi Mevlana Araştırma Merkezi'nden Merkez Müdürü Yard. Doç. Dr. Nuri Şimşekler ve Yard. Doç. Dr. Yusuf Öz Beyler, Konya Etnografya Müzesi Müdürü Erdoğan Erol Bey, İstanbul'dan Merhum Celâleddin Çelebi'nin kızı, her gittiği yerde ceddini bi-hakkın temsil ederek sevgi ve saygıyla karşılaşan Esin Çelebi (Bayru) Hanım, İstanbul Üniversitesi'nden Profesör Mustafa Çiçekler, bir de Fakıyr, 24 Haziran gecesi İstanbul'dan yola çıkarak sabaha karşı geldik. Çok kısa bir dinlenmeden sonra, İran Millî Kütüphanesi'ni ziyaret ettik. Kütüphane, öğrenciler ve araştırmacılara rahat çalışma imkânını sağlayacak bir kuruluş. Görmeyenler, az görenler, küçük çocuklar için de ayrı bölümleri var. Özellikle, hangi dilde ve ülkede yayımlanmış olursa olsun, İslam hakkındaki eserleri eksiksiz bulundurma amacında olduklarını belirtiyorlar. İskenderiye Kütüphanesi'nden daha canlı, yaşayan bir havası var. Öğrenciler içinde, kız öğrencilerin sayısının erkeklere oranla daha çok olduğu göze çarpıyor. Bunların hiçbiri de hareket serbestîlerini sınırlayan bir kılık içinde değil. Başörtüleri, “saçının bir teli bile görünmesin!” ölçüsünü terketmiş. Fakat bu ölçüyü terketmeyenler de var. Çoğunluk, “perçem”in açıkta kalmasında sakınca görmüyor. Üniversite öğrencisi kızlar için “standard” bir kıyafet, “uzlaşma” yoluyla kabul edilmiş görünüyor. Kot pantalon üzerine, genellikle siyah bir “iş elbisesi”, -kollarının çok uzun olması aranmıyor-, siyah veya lacivert, perçemi açıkta bırakan bir başörtü. Bu kılıktaki öğrenci kızlarda da, bir nev'i rahibe kıyafetine benzeyen “Çâdrâ” (Çâdor) örtünmüş olanlarında da, bir “ikinci derecede olma bilinci” yok. Her yerde erkeklerle birlikte bulunup “özgürce” görüş açıklayabiliyorlar. Hattâ burada karşılaştığım, yıllar önce İstanbul'da öğrenci olan bir tanıdığa, niçin evlenmediğini sorunca şu cevabı aldım: Buradaki kızlar Türkiye'dekiler gibi değiller! Evlendikten sonra kocalarına sadakat gösteriyorlar, amma saygı göstermiyorlar!
Pazartesi günü başlayan Gölpınarlı Sempozyumu'na fazla ilgi gösterileceğini sanmıyordum. Üniversite anfisini tamamen dolu bulunca şaşırdım. Büyükelçimiz Sayın Gürcan Türkoğlu da açılışa katıldı ve dinleyicilere hitab etti. İran Meclis Reisi Dr. G.Ali Haddâd Âdil de aynı şekilde bir konuşma yaptı. Sempozyum Kur'an-ı Kerîm ile açıldı. Açılış töreninin sonunda, hanım üyelerinin de hazır olduğu bir musikî heyeti, Batı Müziği'nden de ilham almış görünen bir Divan-ı Kebîr Gazeli'ni, bir opera parçası gibi okuyan, çok ilgi çekici bir ziyafet sundu. Açılışta ve bütün sempozyum boyunca Esin Hanım'a çok özel bir sevgi gösterildi. Esin Hanım da gönülden gelen, çok güzel bir konuşma ile teşekkür etti. İkinci günün sonunda, kapanış sırasında da musikî ziyafeti sunuldu. Üçüncü Selim Devri musikî ehlini hatırlatan vakarı ve aynı zamanda çok güzel sesi ve bestesiyle, Üstâd Şeceryân yine Divân-ı Kebir'den bir şiiri seslendirdi. Akşam üzeri, daha doğrusu Tehran trafiğinin zorunlu erteletmesi ile, geceleyin de Tehran Elçiliğimizde verilen yemeğe katıldık.
İran ve Türk tarafından konuşmacılar, Mevlânâ'nın Belh'den Konya'ya ayırmak için değil birleştirme görevi ile geldiğinin bilinci içinde idiler. Bu arada Merhum Üstad Gölpınarlı'nın Mevlânâ'yı Farsça bilmeyen Türkler'e tanıtmadaki çok değerli hizmetleri de şükrânla ve rahmet niyazıyla anıldı. Cenâb-ı Şems'e de iradet edildi.
Türkiye'de uzun bir süre kalan ve ilgisini kesmeyen Dr. Tevfik Sûbhanî, Merhum Gölpınarlı'nın Mevlânâ'yı tanıtma görevini, İran'da Gölpınarlı'yı tanıtma görevi olarak üstlenmiş. Eserlerinin birçoğunu Farsça'ya çevirmiş. Ey Azîzan, Hazret-i Pîr'den destûr alarak, bu konudaki düşüncelerimi yine yazacağım. Söylemek istediğimin özü şudur: Şems ve Mevlânâ'ya iradet ederek, sevgi yoluna girersek, sevgi yolunu turistik gösteri yolundan ayırırsak, iki milletin bu içten sevgisinin feyzine birlikte kavuşacağız. Geri dön, yine gel! Nereye? İşte bu sevgi kardeşliğine!