IQNA

Diyanet İşleri Başkanı: Dinin Barışa Katkısı Büyüktür

11:52 - December 01, 2007
Haber kodu: 1607139
İslâm, tek Tanrılı bir dindir, Hz. Musa ve İsa dahil bütün peygamberleri kabul ettiği gibi, kendisini bu tek tanrılı ilâhî vahyin devamı olarak ve tamamlayıcısı olarak düşünür.
Türkiye Diyanet İşler Başkanı Prof. Dr. Ali Bardakoğlu:
"Ne yazık ki günümüzde barış hakkında konuşmaya başladığımızda çoğu kez barışı yalnızca savaşın bir alternatifi olarak düşünüyoruz. Bir anlamda barış sanki savaş, kavga, çatışma ve en genel anlamıyla şiddetin bulunmama hâli olarak tanımlanıyor. Bunun muhtelif ve bir yere kadar anlaşılabilir – fakat onaylanamaz – sebepleri vardır. Her şeyden önce savaş barışa nispetle daha hissedilebilen bir durumdur, çünkü bir tür arıza, illettir. Bunun dışında günümüzde dünyanın farklı yerlerinde başlayan, süregelen, sürekli yeniden başlayan savaşlardan haberdar olmakta ve endişeye kapılmaktayız. İfade etmeye her zaman cesaret etmesek de bir anlamda barışı savaş üzerinden tanımlıyor, algılıyoruz. İnsanın algılaması için zıtlığın önemi elbette inkâr edilemez, hatta insan çoğu kez kavram ve olguları farklılık ve zıtlıklardan hareketle algılayabilir. Bununla beraber barışa savaştan bağımsız bir bakışı gerçekleştirmekte çoğu kez zorlanıyoruz. Tıpkı sağlığımızı hasta olmama hâli olarak tanımladığımız gibi veya düzeni, kargaşa olmama hâli olarak düşündüğümüz gibi. Oysa hem bilimsel bir gereklilik olarak, hem de günümüzün ihtiyacı olarak bizzat barışı kendisi olarak düşünüp ve başlı başına bir değer olarak ele alıp hareket etmek zorundayız. Nasıl sağlığımız için bir şeyler yapabiliyorsak ve sağlığımız için yaptıklarımız sadece hastalıklarımızı iyileştirme ve hastalıklardan uzak kalmakla sınırlı kalmıyorsa, barış için de bir şeyler yapabiliriz ve barışı böyle tanımladığımızda üzerimize önemli bir yükümlülük almış oluruz, barışın yaşaması, devam etmesi konusunda sorumluluğumuzu daha derinden hissetmiş oluruz.
Din ve barış ilişkisini bu çerçevede değerlendirmeliyiz, yani dinin barışa bu anlamda katkısının ne ve nasıl olabileceğini konuşmalıyız. İslâm dininin özellikle medyada tam da bu söylediklerimizin aksine daha çok çatışma ile ilişkilendirilmesi, sadece İslâm dini hakkında bilgisizliğin bir ürünü olarak kalmamakta, bizzat barışı kurma ve yaşatma sorumluluğunu da ciddî ölçüde zayıflatmakta, inananları sürekli barıştan yana olduğunu söyleme gibi sadece şiddeti reddeden, onun barışa katkı sağlayacağı konusunda yapıcı adımları fazla öne çıkarmayan bir tavıra itmektedir. Neticede kimseye fayda sağlamayacak, ama en çok da barışa zarar verecek bir hâl inşa edilmektedir.
İslâm dini hakkında ilk bakışta hepinizin bildiği birkaç cümle söyleyeceğim, fakat sanırım bu basit ve temel cümlelerin sonuçları hakkında hiçbirimiz yeterince kafa yormadık. İslâm, tek Tanrılı bir dindir, Hz. Musa ve İsa dahil bütün peygamberleri kabul ettiği gibi, kendisini bu tek tanrılı ilâhî vahyin devamı olarak ve tamamlayıcısı olarak düşünür.
İslâm dini kendini Allah’ın insanlara vahy yoluyla bildirmesi geleneğine dayandırır ve insan hayatının dünya ile sınırlı olmayıp öldükten sonra da devam edeceğini, bir anlamda insanın ebedî olarak var olacağını sürekli vurgular. İslâmiyet’in bu temel esasları bile barış için gerekli olan önemli ilkeleri bize vermektedir. Her şeyden önce İslâm kucaklayıcıdır ve bu kucaklayıcılığı çok yönlüdür, yani İslâm dini bütün peygamberleri kucakladığı gibi, kendini nübüvvet geleneğine bağlıyor, hayatı kucaklıyor ve insanı ebedî mutluluğa aday göstererek insanlığı kucaklıyor. Diğer yandan kendini vahy yoluyla insanlara bildiren Allah, onları kendine muhatap ederek yüceltiyor ve böylelikle onların birbirlerini değerli görmelerini de öğütlemiş oluyor. Nihayet ahiret inancıyla da insan, dünya hayatının kendisine bahşedilen sonsuz bir hayatın sadece küçük bir kesiti olduğunu idrak ediyor. Böylelikle ona hem hak ettiği değeri veriyor, hem de dünya hayatının ebedî hayatını belirleyeceği için onu en iyi şekilde gerçekleştirmeye gayret ediyor.
İslâm’ın yüce ve kutsal kitabı Kur’an sıkça şunu vurgular: “Şayet Rabbin dileseydi bütün insanları tek bir inanç üzerinde birleştirirdi.” Böylece dünyadaki bu çeşitliliğin ve çoğulculuğun ilâhî yaratılış hikmetinin bir parçası olduğu gerçeğini hatırlatır ve insanlar daima iyi ve güzel olanı yakalamada ve yaşatmada bir yarışa ve koşuşturmaya davet eder.
Sanırım bu söylediklerim tek tanrılı dinlerin tümü için geçerli ilkelerdir. Tam da bu ilkeler, yani çok yönlü kucaklayıcılık, insana değer verme, yaşamını en güzel şekilde ifa etme, barış diye adlandırdığımız huzur ortamının sağlanması için gerekli ilkelerdir. Yine tüm bu temel öğretilerden adalet, sorumluluk ve sadakat ilkelerine ulaşmakta zorluk çekmeyeceğiz. Adalet, sorumluluk ve sadakat ise insanın çevresine karşı, ikili ve çoklu ilişkilerinde ve kendine karşı uygulaması gereken davranışların dayandığı ilkelerdir. Dindar insanın esasta adalete aykırı davranma gibi bir seçeneği yoktur. Çünkü baştan beri kendini mutlak adil bir düzenin içinde bulur. Bu durum karşısında adalete muhalif her bir davranışının bizzat evrensel düzene aykırı olacağını bildiğinden, adalet kavramı etrafında konumlandırılabilecek sorumluluk ve sadakat konularında da duyarlı olacaktır.
Fakat tam da burada kendi çatışmacı eylemlerini dine dayandırmaya kalkışan kişilerin –ki bu durum sadece İslâm dini çerçevesinde değil, tüm dinler çerçevesinde bir sorundur– kendilerini meşrulaştırırken dine karşı ne kadar adil, sorumlu ve sadık davrandıklarına, insana değer verme, kucaklayıcı olma ve hayatını en güzel şekilde ifa etme konusunda ne kadar tutarlı olduklarına bakmak gerekiyor. Burada şiddeti, haksızlığı, toplum düzenini bozmayı, diğer insanlara ve insanlığa rağmen davranmayı haklı çıkaracak adil ve sorumlu bir duruşun tespit edilmesi sanırım imkân dışıdır. Dolayısıyla birileri din adına şiddet uyguluyorsa, biz şiddetle dini ilişkilendirmeden önce şiddeti uygulayanın kendini dinle nasıl ilişkilendirdiğine bakmalıyız. O zaman göreceğiz ki o kişi sadece topluma karşı değil, dinine karşı da şiddet uygulamaktadır, çünkü dinini sorumsuzca ve haksızca yorumlamakta, suiistimal etmektedir.
Öte yandan şiddete baş vuran, şiddeti dini argümanlarla meşrulaştıran kimselerin dini algılamalarındaki keyfilik ve yanlışlık bir tarafa, şiddeti üreten sosyal, siyasal, ekonemik ve kültürel ortamı da görmek, zeminin iyileşmesi için tüm insanlık olarak gerekeni yapmak zorundayız. Bu iyileştirme olmazsa sadece din değil, insanlığın bütün kutsal değerleri, ahlâkî adımlar ve insanî idealler de kısa vadeli çıkar ilişkilerinin çok kolay ve ucuz bir aracı kılınabilmektedir.
captcha