İLKAV Konferans salonunda gerçekleştirilen, “Vahyin Sosyalleştirilmesinde Yaşanan Zaaflar, Savrulmalar ve Her Şeye Rağmen Umut Veren Kazanımlarımız” konulu konferansın ilk bölümünde, Mehmet Pamak, önce Kur’an’a yaklaşım usulü üzerinde durdu ve Kur’an okumaya yönelik zaaflara dikkat çekti. Geleneksel ve modern yanlış okumalara dair tespitler yaptı. Daha sonra ilk Kur’an neslinin vahyi sosyalleştirme zemini olan Mekke örnekliği üzerinde geniş olarak durarak, bu ilk şahidlikten kalakarak, bizim de bugünün toplumunda aynı şahidliği gerçekleştirmemizin temel ilkelerine dair açılımlar getirdi.
Konferansın ikinci bölümünde ise, Müslümanların taşıdıkları zaafları ve yaşanan savrulmaları geniş bir analize tabi tutan Pamak, Kimi zaafları şu başlıklar altında ortaya koydu:
- En önemli savrulma sebebi, imanda ve şahsiyette zaaf olması, inanılan değerler konusunda emin olunmasını sağlayan yakin bir imanın ve inandığı değerler konusunda bedel ödemeyi göze almayı sağlayacak bir şahsiyetin oluşmamış olmasıydı. Ölüm ve hesap bilincinin güçlü olmaması ve ahiretin yakin olarak algılanmaması.
- İlk indiği, dönüştürdüğü toplumdan ve ilk inşa ettiği Peygamber ve ashabının hayatından soyutlanmış, ilk pratikten kopuk teorik Kur’an okumalar, bugünkü toplum ve hayatla da bağı kurulamayan ve dolayısıyla pratiğe aktarmada sorunlar yaşayan bir okuma olmuştur. Peygamberin güzel örnekliği ve Kur’ani sünnet içselleştirilmeyince, toplumu dönüştürme sorumluluğu terk edilince, vahyi sosyalleştirmekten, Peygamberi pratikten kopuk teorik imanlar, bir süre sonra cahiliye tarafından kuşatılıp, öğütülüyor.
-Asıl ve ilkeler ile fer’i konular arasında ayırım yapmama zaafı: Bir yanda, fer’i konularda bile düşünceyi sınırlayan, farklılıkları hoş görmeyen taassubu diğer yanda ise, asıl ve ilkeler alanında, dinin sabiteleri konusunda bile sınır tanımayan bir özgürlük iddiası kaçınılması gereken iki aşırı ucu temsil etmektedir.
-Aklın ihmali, naklin kutsallaştırılması: “Vahyin belirleyiciliğinde aklın fonksiyonelliği yerine, naklin, kör taklidin, duygu ve heyecanlara dayalı tepkiselliğin öne çıkarılması sebebiyle, insanlar içtihat ve yorum farklılıklarını, tarihsel olanı, tartışmalı nakilleri mutlaklaştırıp akideleştirerek birbirlerini kolayca katledebilecek sapmalara sürüklenebilmişlerdir.”
-Bir yanda tarihi bikirimi kutsallaştıranların, diğer yanda muhkem ve evrensel olanı bile tarihe gömmeye çalışanların oluşturdukları zaaflardan kaynaklanan savrulmalar
-Bilgi-eylem, iman-amel ilişkisindeki dengesizlikler yaşandı
-Tevhidi uyanış sürecinde en büyük zaaf, ilke yerine yapının öncelenmesiydi.
-Meşru itaat ile bireysel özgürlük arasında denge kurulamaması da büyük bir zaaf oluşturmaktadır.
-Tüketim kültürü ve kapitalist yaşam tarzına uyum sağlama : Kapitalist gibi üreten, tüketen, yaşayan Müslümanlar çoğaldı. Liberal düşünen, siyasete, ticarete ve toplumsal hayata Kur’an’ı müdahale ettirmeyen, başörtüsünü bile modernleşmenin aracı, cazibeyi arttırıcı bir form haline getirmeyi başaran, bireysel hayatında ise, kimi bireysel ibadetleri içi boşaltılmış formlar halinde yerine getirmeye çalışan Müslümanlar arttı.
-Tağuti sistemleri doğru tanımlama ve ayrışmada sorun yaşanmakta ve bu zaaf tağutla bütünleşmeyi kolaylaştırmaktadır
-Sistem içi araçların kullanımında ölçünün kaçırılması, araçların ve tedbirin putlaştırılması da savrulmalara, sisteme doğru değişimlere yol açmaktadır.
-Müslümanlar, sistem içi değişimi temsil eden partiler üzerinden sisteme eklemlenme riski altındadırlar.
-Sol ve liberal aydınlarla ilkesiz birliktelikler, onları kanaat önderi edinme, kürt sorunu hatırına onlarla seküler ortak paydada buluşma da savrulmalara neden oldu.
-İnsan hakları alanında, batının seküler değer ve ölçülerini evrensel ölçüler kabul ederek onları referans alanlar da sekülerleşme istikametinde dönüştüler.
-“Sağcı Müslümanlık” anlayışından kurtulmaya çalışırken, bir de “solcu Müslümanlık” bid’atı hortlatılmaya çalışılıyor.
-İslami mücadeleyi, belli talep ve beklentilere indirgeme zaafı da, sonuçta bunlar karşılandığında sistemden razı olup entegre olma, teslim olma, rehavete kapılma savrulmasına yol açmaktadır.
-Sadece Allah’ı razı etme ve her şeye rağmen vahyi hayata hakim kılma mücadelesini ısrarla sürdürme anlamındaki temel stratejik hedefe kilitlenme yerine, konjonktürel özgürlük ve refah, zenginleşme arayışlarına endekslenme ve ehveni tercih dışı bırakıp, şer ve ehven-i şer arasına sıkışma da önemli bir zaaf oluşturmaktadır.
- Gizlilik ve ölçüsüz şliddeti yöntem edinenlerin yol açtıkları bunalımlar, bir yandan İslam imajına zarar verirken ve davetin önünü tıkarken, bir yandan da kimi zayıf unsurların küsmesine, geri çekilmesine yol açmıştır.
- Ekonomik sıkıntılar yaşayanların veya daha yüksek refah seviyesini ve daha büyük zenginliği arzu edenlerin, yada zenginliğine zenginlik katma hırsı içinde olanların, özetle dünyevileşenlerin, ekonomik imkan vadedenlerin, kredi ve ihale dağıtanların yanlarına hem de az sayılmayacak sayılarla koşmaları da dikkat çekici, ibret verici ve tarihi kökleri olan kadim bir savrulma nedeni olmayı sürdürmüştür.
- İslami yöntemle, sünnetullah gereği toplumsal değişimle İslami yönetime ulaşmanın çok uzakta görünmesi, uzun ve zorlu bir yolculuğu gerektirmesi sebebiyle bir an önce bazı imkan ve dünyevi başarılara (!) ve bu arada can ve mal riskinden de uzak yöntemlere doğru eğilim gösterilmesi, fedakârlıktan nimetlere, riskten ikbale doğru kaçışın da savrulmalarda önemli rolü olmuştur.
Tüm bu savrulmaları yaşayanlar, yeni konumlarını İslami göstermek için bir de Kur’an vahyini kendi yeni durumlarını tasdik ettirmeye yönelik zorlamaların nesnesi haline getirmekten de çekinmediler. Bir yandan da, başka Müslümanları da kendi yeni tercihleri istikametinde ikna etmeye yöneldiler. Bütün bu savrulmalara rağmen, sanki tevhidi duruş geçici bir gençlik heyecanı olarak geride kalmalıymış gibi, bir de dönüp, tevhidi duruşunu her şart altında sürdürmeye çalışanlara “siz hala orada mısınız?” sorusunu sormaya, kendilerince tevhid ehlini gericilikle suçlamaya yeltenmektedirler.
Biz de onlara diyoruz ki,
--“Evet biz hâlâ, vahyin belirlediği, Nuh (as)’ın bıkmadan, sabırla ve ısrarla tam 950 yıl beklediği yerde duruyoruz”.
--Evet biz hâlâ, Ashab-ı Kehf’in uğruna yüzlerce yıl mağarada bekledikleri ilkelerin yanındayız.
--Evet biz hâlâ, Yusuf (as)ın uğruna zindanı göze aldığı ve zindanda da aynı tevhidi daveti ısrarla sürdürdüğü çizgideyiz.
--Evet biz hâlâ, tek başımıza da kalsak, Rabbimiz tarafından övülen İbrahim (as)’ın tek başına ümmet olma pahasına koruduğu onurlu duruşu tercih ediyoruz.
--Evet biz hâlâ, Firavunun yüzüne hakkı haykıran Musa (as)’ın yanında durmak istiyoruz.
--Evet biz hâlâ, Firavun’un açık ve kesin işkence ve ölüm tehdidine rağmen imanın onurunu kuşanıp taviz vermeyen, “Rabbimiz bizi Müslümanlar olarak öldür” diye dua eden sihirbazların şerefli safına yakın bir yerde durmaktan onur duyuyoruz.
--Evet biz hâlâ, Resulullah (s)in, “bir elime ayı bir elime güneşi verseniz yine de vazgeçmem” dediği ve her türlü zulme rağmen tavize yanaşmadığı ilkelerin belirlediği yerde durmaya çalışıyoruz.
--Evet biz hâlâ, dövüleceğini bile bile Resulullah’ın (s) isteğiyle Kâbe önüne gidip Kur’an okuyup, ağır saldırıya uğrayarak canının zor kurtardığı halde, tekrar tekrar gidip Allah yolunda dövülmeyi göze alan Abdullah İbn. Mesud’un yanında durmaktan onur duyuyoruz.
-- Evet biz hâlâ, Hz. Bilal’in kızgın kumlar üstünde, kızgın kayalarla yapılan ağır işkencelere rağmen “ahad ahad” diye haykırdığı yerde durmak istiyoruz.
Pamak konuşmasının sonunda şu hususların altını çizdi:
“Sonuç olarak, en başta imanda zaaf ve yetersizlik, niteliksizlik, korkular, çıkarlar, fikri ve zihni karışıklıklar, çok yönlü pragmatizm, ilkesizlik, acelecilik, çözümsüzlük kaynaklı bunalımlar, marjinallikten ve riskten kaçış ve en son olarak da emperyalistlerin küresel dönüştürme projelerine eklemlenmek gibi unsurlar bu büyük savrulmaların sebeplerini oluşturuyor.
Bütün bu sorun ve zaafların temelinde aslında sahih bir İslami bilgiye dayalı sahih bir imanın ve doğru, isabetli bir yönelişin nitelikli ve derinlikli bir biçimde gerçekleştirilememiş olması yatmaktaydı. Bir de bunun üzerine 28 Şubat’la daha bir serleşip keskinleşen düzenin otoriter, baskıcı tavrı eklenince büyük sapma ve savrulmalar yaygınlaşabilmiş ve üstelik savrulanlar bu konjonktürel baskıları da kendilerine mazeret kılabilmişlerdi. Sonuçta, bazen korku ve endişe, bazen dünyevi güç ve imkanlara erişme hesabı, bazen reddedilmeme, dışlanmama tam tersine itibar görme, medyada yer alma beklenti ve telaşı, çoğu zaman da bütün bu kaygı ve hesapların iç içe geçmesi neticesinde savunulan ilke ve değerlere aykırı tutumlar gündeme gelebilmişti. Yıllarca savunula gelen doğrular bir çırpıda terk edilebilmiş, adeta tövbekar bir ruh haliyle maziye tümüyle sünger çekilebilmişti. “Demokratik tevbe” yapan itirafçı kimlikler, işte bu zaaflar sebebiyle meydanı doldurmuştur.”