IQNA

Düşünce ve Bilgi

Her Müslüman Bir Davetçidir

11:20 - December 18, 2007
Haber kodu: 1612959
Allah-u Teala Kuran-ı Mübin’de : “Rabbinin yoluna, hikmetle, güzel öğütle çağır; onlarla en güzel şekilde tartış; doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapanları daha iyi bilir. O, doğru yolda olanları da en iyi bilir.” (Nahl : 125) diye buyurmaktadır. Başka bir ayette davet görevini ifa edenleri; “Allah'a çağıran, salih amelde bulunan ve: 'Gerçekten ben müslümanlardanım' diyenden daha güzel sözlü kimdir?” (Fussilet : 33) şeklinde över.
Müslümana yüklenmiş dini bir vecibedir. Peygamberler (S.A.S.) ve mukaddes kitapların gönderiliş amacının sadece ama sadece bu olduğu kuşkusuzdur.

İman etmek…

İmanın gereğini yerine getirmek…

İnsanları, iman ve gereklerine davet etmek…

Bu kadar, başka da yok…

Bu vazife, ilk insan ve ilk peygamber Adem (A.S.) ile başlamış, Allah’ın en sevgili kulları olan tüm Peygamberler (S.A.S.), sıddıklar, şehitler ve salihlerin en ulvi vazifesi olarak devam etmiş ve Kıyamete kadar devam edecektir. “ Sana ölüm gelene kadar Rabbi’ne ibadet et.” (Hicr : 99)

Akıllı bir insan, âli ve aziz işler dururken, hakir ve zelil işlerin uğraşı içinde olduğu halde Rabbi’ne gitmek istemez. Elbette, ölümün nerede, ne zaman ve ne halde ferdin kapısını çalacağı meçhuldür. “Hiç kimse nerede öleceğini bilemez.” (Lokman : 34). Bu nokta-i nazarla; daha fazla para kazanma, daha iyi kariyer yapma, daha müreffeh bir hayata kavuşma uğruna şer'i sorumluluklarını askıya almış ya da terk etmiş, ulvi olan dininden, davasından parçalar koparıp süfli olan dünyasına yamalamış bir halde ölümün soğuk pençelerine yakalanmak bir fert için olabilecek en büyük ziyan, en büyük hüsrandır.

Dava ve davetin ulviliği her türlü kariyerin üstündedir. Eğer öyle olmamış olsaydı, Allah-u Teala, en seçkin ve en sevdiği kullarını böyle bir görevle görevlendirmez, belki pek çoğumuzun ulaşmaya çalıştığı maddi makamları verirdi onlara. Ama Rabbimiz, dava ve davetin diğer makamlarla kıyaslanamayacak kadar yüce olduğunu öğretmiştir.

Bu denli ehemmiyet arz etmesine rağmen, mahluk olan insan zafiyetlerle de ma'lul olduğu için, bu konuda da zaman zaman zayıflık gösterebilir. Çünkü insanoğlu bir robot gibi belli bir standarda ayarlanmış şekilde değil, iniş-çıkışları, yükselme-alçalmaları olacak şekilde yaratılmıştır. Bu iniş ve alçalma hallerinden biri de, bir bütün olarak sorumluluklarını eda etmede karşılaşılan gevşeklik ve münzeviliktir.

Konuyu, imanın gereği, hatta imanın bizzat kendisinin terkine kadar götürebilecek sorunlardan davette gevşeklik, bıkkınlık, ümitsizlik ve münzevileşme üzerinde duracağım.

Davette gevşeklik açısından insanları üç kısma ayırabiliriz:

Daveti bırakıp terk edenler. Yani dökülenler.

Davette gevşeklik edenler ama henüz dökülmeyenler.

Hiçbir gevşeklik göstermeyen, gösterse bile eski aktivitesine ve ciddiyetine kısa sürede dönebilen kimseler.

Gevşekliği de şu kısımlara ayırmamız mümkün :

1-Doğal olan: Bu her şahısta olabilen ama kalıcı olmayan türüdür. Kalıcı olması halinde o kişinin hal ve akıbetinden korkulur.

Bu türün alameti şunlardır:

a-Daha önce kaçınılan ve imtina edilen mübahlar ve mekruhlara bulaşmak ve bundan rahatsız olmamak.

b-Kalbin katılaşmasına paralel olarak ibadetlerden eski lezzet ve hazzı al/a/mamak.

2-Doğal olmayan : Uzun süreli olan ya da, islami sorumluluklarından, hatta kimi zaman dinin kendisinden ayrılmaya yol açan ve kişiyi helaka götüren tür.

Bunun alameti ise; kişinin, dinen farz, vacip olan hükümleri terk etmesi ve/veya haramlara bulaşması ve bunda ısrar edip devam etmesi. Farzı terk etmek ya da harama bulaşmak her mümin için mümkündür. Ama mümin onda ısrar etmez ve hemen akabinde tevbe eder. Bununla ilgili olarak Allah, Kur'an‘da “Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.” (Bakara : 276) ve müminlerin sıfatları ile ilgili olarak “Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah'ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah'tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.” (Al-i İmran 135) diye buyurmaktadır.

3-Üçüncü bir tür vardır ki aslında yukarıdaki her iki türün de kapsamında ele alınabilir. Şu farkla ki; bu tür gizlidir ve kişinin kendisi dahi farkında değildir. Şehvet, şüphe, zorluk, rahatlık vb hallerle karşılaşıldığında zuhur eder. Davetçinin fakirken bir anda zenginleşmesi veya zenginken bir anda fakirleşmesi, hapis, işkence, ölüm vb. durumlarla karşı karşıya kalırken metin olamaması ve yalpalaması gibi…

İslami Sorumlulukları Yerine Getirmede Gevşemenin Alametleri :

Her hastalık gibi kalbi hastalıkların da kendine göre belirtileri vardır. Gevşeklik ve bıkkınlık da kalbi hastalıklardan biridir ve kendine göre belirtileri vardır. Bazı belirtilerini şöyle sıralamamız mümkündür:

-İmanın zayıflamasına paralel olarak ibadetlerde gevşeklik göstermek. Bakın Kuran, münafıkların ibadetlerini nasıl tasvir ediyor : “Onların (münafıkların) infaklarının kabul edilmesini engelleyen, onların Allah ve Resulünü inkar etmeleri, namaza ancak üşenerek gelmeleri ve istemeyerek infaklarından başka bir şey değildir.” (Tevbe : 54). “Onlar (münafıklar) namaza kalktıkları zaman üşenerek kalkarlar, insanlara gösteriş yaparlar, Allah'ı da pek az hatıra getirirler.” (Nisa : 142)

-Kalbin va’z, nasihat ve Kur'an’dan etkilenmemesi, günahların kendisine basit gelmesi. Kur'an, Ehl-i kitab’ı şöyle tasvir ediyor : “İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan bir çoğu yoldan çıkmış kimselerdir.” (Hadid : 16). “Sonra kalpleriniz yine katılaştı, taş gibi, hatta daha da katı oldu.” (Bakara : 74) Müminlerle ilgili olarak da; “Müminler ancak, Allah anıldığı zaman yürekleri titreyen, kendilerine Allah'ın ayetleri okunduğunda imanlarını artıran ve yalnız Rablerine dayanıp güvenen kimselerdir.” (Enfal : 2) diye bahsetmektedir.

-Allah’ın kendisine tevdi ettiği emanetin önemini bilmemek, ümmetin düştüğü hallere yanmamak ve bunun çareleri peşinde koşmamak, gamsız olmak.

-Dinin korunmasıyla ilgili yükümlülüklerden kaçmak, bunun için de özür ve bahaneler üretmek.Ya da yükümlülüğünün edasında gecikmek ve hakkını vermemek.

-Davetin vücubiyeti ve gerekliliği ile ilgili şüpheleri dile getirmek.

-Duyarlı insanlarla yüzleşmemeye gayret göstermek, duyarlılığı zinde tutacak etkinliklerden uzak durmak. Gelmesi durumunda bile istemeyerek ve kerhen gelmek.

-Vaktin çoğunu dünya işleri, para kazanma yolları, eşini, çocuklarını ve kendisi gibi olanları memnun etmeye ayırmak, islami sorumluluklarına gelince de vaktinin yetersizliğinden, vakit bulamamaktan yakınmak.

Bir sonraki yazıda bu sorunların nedenleri ve çözüm yollarını ele almaya çalışacağız.




captcha