İKNA- İran Kur’an haber ajansı’nın Timeturk’den aktardığı habere göre; Batıda Müslüman varlığı hep tartışma konusu olacaktır. Hatta artarak da uzun bir süre devam edecektir.Batının İslam ve Müslümanlar hakkında tartışma konusu yaptığı en belirgin konulardan biri de başörtüsüdür. Fransa ve benzeri birkaç devletin özellikle okullarda okuyan Müslüman kızların başını örten başörtüsüne karşı sürdürdükleri bu savaşın kaynağı nedir?
Tabiri caizse, nedir bütün bu tartışma ve gürültü? Başörtüye karşı kamuoyunu tahrik etmenin arkasında neler var? Bütün bu sorulara cevap olarak Amerikalı tarihçi JoanWallach Scott ″Başörtüsü Politikası″ (The Politics of Veil) adında bir kitap yazdı.
JoanWallach Scott, 18 Aralık 1941 doğumlu, Fransa’da sınıfsal açıdan işçi faaliyetleri ve kadın tarihinde uzman, Amerikalı bir kadın tarihçidir. Halen Princeton Enstitüsünde Sosyal Bilimler alanında eğitimci olarak çalışmakta ve Çağdaş Tarih Gazetesinde Editörler Kurulu üyesidir. ″Doğal Eşitlik ve İki Cins Arasındaki İhtilaf″ Paris, Alban Michel 2005, ″Fransız Feministler ve İnsan Hakları″ Paris, Alban Michel 1998, çalışmalarından bazılarıdır.
Şu anki çalışmasını da şu şekilde açıklıyor: Bu kitaptaki çalışmamda şu sorular üzerinde odakladım, ″Neden başörtüsü? Örtüde ne var ki, yaklaşık kırk sene kendi tarihini inceleyen bir devlette, tahammül edilemez bir şeyin sembolü ve ihtilaf konusu olmuştur?″
Sözlerine biraz daha açıklık getirip şöyle devam ediyor ″Bu, Fransalı Müslümanlarla alakalı bir kitap değildir, belki Fransa’nın onlara yönelik olan kontrol bakışı ile ilgilidir. Burada başörtüsünü, garip resimleri yansıtan bir ekran olarak gösteren, Fransa toplumunu, Cumhuriyetçi halkını tehlike vehimleri üretmeye iten sebebe öncelik verdim. Aynı şekilde, diğerlerini Fransa Cumhuriyetinin parçalanmaz bütünlüğüne, risk sayan o efsane görüşü karakterize eden metoda da büyük önem verdim.
Sağın Baskısı
Tarihçi, sağdan sola birbirine müteakiben gelen hükümetlerin, muhtelif parti ve türlerde olmalarına rağmen, İslam’a ve Müslümanlara yönelik konumlarının aynı olduğunu kaydedip, bu devlet politikasının en mühim sebebi ise, Jean-Marie Le Pen liderliğinde, aşırı sağcı milliyetçiliğin artması ve seçimlerde gerçekleştirdiği başarı olduğunu tekitle vurgulamaktadır. Başörtüsü sorunu, Le Pen’nin büyük partilerle mücadelede kullandığı, dramatik sürekli halkalardan biri olduğunu ileri sürüyor.
Le Pen, seçimlerde yenilgiye uğramasına rağmen, partilerin ve Cumhuriyetin istikrarına bir tehdit olarak devam edecektir. Muhafazakârlar, kaybettikleri oyları geri kazanma yollarını araştırdıkları halde, Sosyalist Partinin adayını devirmek için, ulusal cepheyle ittifaka hazır değillerdi. Sol da haklı olarak endişeliydi, çünkü göç sorunu onları, seçmenleri içinde bulunan büyük bir işçi kitlesinden mahrum bırakıyordu.
Sağ, sol, vasat bütün partilerin, göçmenlere karşı sert tavır almaya itmede Le Pen’in rolü, diğer Avrupa Ülkelerinde olanları yansıtma bakımından, açıktır. Müslümanlarla ilişkileri belirten kanunlar da, hareket etme amacıyla, popüler ulusal taleplere göre yapılıyor. Bu kanunlar bazen İslam adına yapılan radikal siyasi saldırılara kaşı bir tepki olarak da yapılmaktadır.
Yenilenen Irkçılık
Başörtüsüne ve İslam’a yönelik düşmanlık dalgasını, sadece aşırı sağcı siyasetin baskısı olarak yorumlamak yanlış olur. Le Pen ve taraftarları tarafından yapılan ırkçılık, bugünün ürünü değildir. Aslında Fransız ve Avrupa belleğinde derin bir yeri var. Aynı şekilde, Eylül 2001 saldırıları da, bunun başlangıcı değildir, belki bu, bilinçaltının canlı ve etkin bir şuura dönüşmesidir.
Bu ırkçılık, 19. Yüzyılın başlangıcına kadar uzanmaktadır. Tam olarak 1830 Cezayir işgalinin birinci merhalesine dayanmaktadır.
Yazar bizi, George Friedrich’in ″İhtilaf ve Sulta″dan müteşekkil ırkçılığa yaptığı tanıma götürüyor, bu nazariye, diyalog köprüsünün kaybolduğu, birlikte yaşamanın mümkün olmadığı, ″onlar″ ve ″biz″ ihtilafına odaklanmaya doğru gidiyor. Boyun eğme ve kontrol esası dışında, aynı toplun içerisinde uygulanan bütün ırkçılık bulgularında bu vardır. Ve yazar net bir şekilde şu eklentiyi yapıyor ″Fransızların tarihsel algıları, Müslümanlar için şu vasfı gerektiriyor; Araplar ve Müslümanlar dejenere halklardır, ilerlemeye ayak uyduramazlar, Fransız hayat şekline entegre olamazlar.″
Bundan dolayı yazar, bu tarihi arka planları ihmal ederek, başörtüsüyle ilgili çağdaş tartışmaları anlamamız mümkün değildir diyor, çünkü Fransızların gözünde başörtüsü, açıkça farklılık teşkil ediyor ve bu da, onların İslam’ı tam olarak anlamalarına engeldir.
Yazar biraz daha geriye dönerek, Fransızların Müslümanlara karşı milliyetçilik anlayışlarından ve bu anlayışın Fransızların vicdanında, basın ve siyasi davranışlarında ne kadar ileri seviyede olduğuna dair birkaç sayfa sergilemeye çalışıyor, buna göre Fransız zihniyeti, geri kalmış bu toplumlara karşı, bir uygarlık mesajını uygulama gerekliliğine inanıyor. Bu zihniyet soldan sağa, siyasi olarak farklı olsa da, ancak farklılık kayboluyor, sol, sağcılardan daha çok sağa dönüşüyor. Bunla birlikte meşhur gazeteci Jean Daniel, solcu olmasına rağmen, eski sağcı başkan Jacques Chirac’ı da geçerek, örtüye izin verilmesini isteyenlerle aynı kanıdadır ve bir yazısında şunları kaydediyor: ″Anti sömürgecilerin gidişatı, bizim farkı kabul etmemize yöneliktir. Cumhuriyetçi vatandaşlar da, bu kabulü hafifletmek için, eşitliği şart koşuyorlar. Başka bir tabirle, eğer bizimle eşit olmazlarsa, otomatik entegrasyonları mümkün olmaz, onlar bizim gibi değiller, hiçbir zaman da olamayacaklar.″
Fransa’ya İtaat
Fransız olmayı seçen her kese, entegrasyon ve kucaklama vaatleri verildi, ancak diğer bir yönden Müslümanların uygarlaşmaya doğru olan ihtiyaçlarında kendini gösteren karakteristik özelikleri, yazara göre, bu vaatlerin gerçekleşmesini engellemektedir.
“Başörtüsü Siyaseti” kitabının Tunuslu tercümanları, Fransa’nın konumunu kronikleşme olarak vasfetmekten sakınmadılar, kitaba yaptıkları takdimde diyorlar ki, ″Bu kronikleşme, milletin bütünlüğünü laik tarihle birleştirmeye çalışan resmi tutumla irtibatlıdır, devletin pozisyonu bu tarihte eriyip gidecektir. Milletin düzeni teorik olarak, devlet okulu esasına bina edilmiş bu tarihe bağlılık üzerinden, vatandaşlarının samimiyet kontrolünde, köklü kültürel normlar zemininde, entegrasyon beşiği olarak somutlaştırılmaya çalışılıyor. Böylece, kişinin Fransız olabilmesi için, diğerinden farklı olmaması gerekir. Çünkü farklılık Fransız prensiplerini yok saymaktır ve bu farklılığın, kültürel, dini, etnik veya cinsel olması da fark etmez.″
Laiklik nedir?
Çağımızda en kritik tarihi anlardan birisi de, laiklik, tanımları ve uygulamaları ile ilgili, siyasi, fikri ve kanuni tartışmaların yaşanmasıdır. Bunun nedeni ise, genel olarak Batıda İslami varlık ve özellikle tesettürdür.
Yazar, Amerika laiklik sistemine müntesip olduğu için, soruna, basit olmayan kompozit bir bakış açısıyla yaklaşıyor, laikliği tartışan Fransızların içine kadar sızmaktadır. Ve yazar, Fransa’da Devlet ile Kiliseyi birbirinden ayırmada amaç, fertlerin cumhuriyete bağlılığını sağlamak ve Katolik Kilisenin siyasi gücünü zayıflatmak olduğunu iyi biliyor. Devlet vatandaşlardan millete koşulsuz sadakat bekliyor, bu da dini cemaatlerin taleplerini engelleme demektir.
Bu şekilde, Fransa’da devlet fertleri koruyor, Amerika’da ise, devlet dinleri de koruyor, dinlerin devleti koruduğu gibi. Ancak her iki durumda da devlet din etkisinden uzak olmalıdır. Demokratik cumhuriyet normların esaslarından biri de, dinin kişisel bir durum olduğudur. Taklidi olarak genel ile özel (dini inanç ile fertlerin devlete karşı olan sorumluluğu) arasındaki fark, Hıristiyanlığın tarihsel düzeydeki irtibata dayanmaktadır.
Yazarın Amerikalı olduğu göz önünde bulundurarak, görüş açısından yola çıktığında, Fransa’nın konumu laiklik mefhumu ile bağdaşmadığını görüyorsun. Çünkü Fransa laikliği, Connolly’nin görüşüne uygun, taassup ve etnik ayırım olarak uyguluyor. Fransız Veron açısından baktığında ise, bunun tam tersi, ABD’de Katolik Kilisesinin siyasi olarak güçlenmesi, laik bir devlete olan ihtiyacı açıkça ortaya koymaktadır.
Daha sonra yazar şu soruyu soruyor; hangi laiklik şeklini uygulamak gerekir? Burada kesin bir şey ortaya koymayıp, hükmü sonuç ve olacaklara bırakıyor. Neticede ortaya çıkan, birinci şekli, genel eğitim motorlarında dini gerçeğin gerekliliği açısından katı sayıyor, ikinci durumda ise, devlet okullarında, öğrencinin herhangi bir dine mensup olduğunu gösteren rumuzların olmasını reddediyor.
Ancak buna mukabil, ehemmiyeti hiç de düşük olmayan, bu davranışların demokratik neticeleri de var: Birinci durumda azınlık, dini inancını çoğunluğa uygular, ikinci durumda ise, çoğunluk gibi, dini inançlarının esasını yaşayamaz.
Tarihçinin tahmininde, bu tahlillerden sonra en mühim neticeler bunlar, bununla ilgili diyor ki, ″Laiklik prensibine göre, haddi zatında benden daha çok ihtimam gösterdiği Demokrasinin özeti budur.″
Anti-İslam bir Laiklik
Bu özetlerin doğruluğunu kabul etsek dahi, Avrupa devletlerinde laikliğin İslami çevrelere karşı olduğu biliniyor ve değerlendirilmesi gereken bazı girişimler taşıyor. Çünkü laiklik, genelde dinlerle ve özel olarak İslam ile nasıl muamele edeceğimizde, düşüncemizin şeklinin belirtiyor.
Genelde laiklik yeniliği, din ise taklidi ifade eder, din eskiye dayanır, oysa laik devlet bu güne yarına bakar, devletin yenilikçi olabilmesi için, zorla da olsa, dini ilga etmesi veya kısıtlaması gerekir. 1923’de Türkiye’nin, 1936’da şah döneminde İran’ın ve 1947’de Hindistan’ın yaptığı gibi.
Yazar bu bariz tenakuzu açıklamak için, uluslararası kamuoyu açısından bazı karşılaştırmalar yapıp, yeni olup laik olmayan ve dini olup taklidi olmayan devletlerin varlığını tekit etmeye çalışır.
Ve yazar sonuç olarak, ″Fransa’nın laiklik adına kendi ile İslam arasında ayırıcı çizgi çizmeye çalıştığı″ sonucuna varıyor. Bu, devletin özel tarihini değiştirmeyi tazmin ediyor, biz şunu diyebiliriz; laikliğin ana fikri, dini kamusal alandan uzaklaştırmaktır. Böylece laiklik, anti İslam hamlede, ideolojik bir edata dönüşür ve Müslüman nüfusu Fransa sınırları dışına çıkartmaya, ″İslam dini ve kültürü sadece farklı ve kabul edilemez değil, aynı zaman tehlikelidir″ fikrini üretmeye vesile olur.
Yazar, iki laiklik: Yahudi ve Hıristiyanlara yönelik uygulanan demokratik laiklik ile Müslümanlara yönelik uygulanmak istenen cumhuriyetçi laikliğin arasında ayırım yapan, Jean Bauberot gibi insaflı bazı Fransız uzmanlarının bakış açılarını da naklediyor. Bauberot düşüncesini şöyle açıklıyor, ″İslam’a yönelik uygulamasını düşündüğümüz cumhuriyetçi örneğini uygularsak, gelecekte felaketler oluşur, çünkü sadece demokratik örneği, sosyo-dini ile geleceği inşa etme arasında olacak çatışmalara nisbeten hükmedebileceğimiz bir gelecek fırsatı verir.
Cinsi Düzen
Yazar tarihçi ve Fransa kadın problemlerinde uzman olduğundan, Fransa’nın başörtüsü politikasında bu faktörün varlığı ile ilgili izafi bir çözüm de sunup görüşünü şöyle açıklıyor: ″Psikoterapi, bu davranışın terörizm korkusuyla alakalı olmadığını gösteriyor (başörtüsünü yasaklama yerine, terörle mücadelede kullanılacak daha etkili vesileler vardır ve uzman komisyonlar tarafından bazılar önerildi), aslında konu Fransız ulusal kimliğini müdafaa etmekle alakalıdır, Fransa’nın iki cins arasındaki alakaları bu kimlikle mualece etmesi, tenkit noktası olmuştur.
Yazar bu görüşünü, Sosyolog Eric F. sözleriyle de takviye eder, Eric F. Diyor ki, ″Tabii cinsel eşitliğin tekrar tekit edilmesi, cumhuriyetin mevcut yapısının değişmediğine vesile olarak itibara alınır, cinsel eşitlik de – laiklik gibi – temel değer olmuştur. Bu değere katılmayanlar sadece muhalif değillerdir, belki değişime ayak uydurmaktan aciz dejenere kişilerdir. Cinsel düzeninin uygun olmadığından dolayı, İslam’ın da uygun olmadığının delilleri gelecektir.″
Birleşmede Birey
Yazar kitabın sonunda, geleceğe dair bir görüş sunarak diyor, Fransız ve benzeri laiklikler bir ikilemde, darboğazdadır, bırakın bir çözüm üretmeyi, sorunları daha da arttırıyor.
Ve yazar, ″Sorun bireyin birleşmesiyle ile ilgili değildir, yani bireyin başkalarıyla benzerliği, tam uyum içerisinde olması; asıl sorun birleşmede bireyle ilgilidir, yani farklılıkları kabul etme ve ortak çözümler aramadadır.″ Diyen Fransız Filozof Jean-Luc Nancy’nin bakış açısını destekliyor.
Müellife göre, 21. yüzyılda bu fikrin formülasyonu, demokratik devletlere meydan okuma olarak algılanacaktır. Şüphesiz bu, demokratik siyasetin esası olan ulusal kimliğe mukabil, etnik, kültürel ve dini homojenlik denklemini koyan devletlere meydan okumadır. Ancak bu devletlerin nüfusu çeşitli ve farklı olduğundan dolayı, en uygun alternatif ″birleşmede birey″ olabilir.