
Mehr Haber Ajansı: ABD ve Siyonist rejimin İran’a yönelik askeri saldırısının başlamasından 36 gün geçmesine rağmen, operasyonun ilan edilen hedefleri yalnızca gerçekleşmemekle kalmamış, aynı zamanda saldırgan taraflar açısından stratejik bir çıkmazın ve sahadaki ile siyasi başarısızlıkların arttığına dair giderek daha fazla kanıt ortaya çıkmıştır. Masum öğrenciler de dahil olmak üzere sivillerin öldürülmesiyle başlayan bu savaş, kısa sürede geniş insani, güvenlik ve ekonomik boyutlar kazanmış ve uluslararası medyada farklı tepkilere yol açmıştır.
Dünya medyası, her biri kendi yaklaşımıyla bu savaşın anlatısını şekillendirmeye çalışmıştır; bu yansımaların incelenmesi, savaşın gerçek durumu ve geleceğine dair daha net bir tablo sunabilir.
Batı medyası
The Guardian, “Trump’ın İran’a karşı savaşı artık her türlü mantık ve kuralın ötesine geçti” başlıklı bir haberinde şöyle yazdı: “Düzensiz ve kaotik bir dünyada artık üzücü bir sahneye tanıklık ediyoruz: Her ikisi de nükleer silahlara sahip iki aktör, üçüncü bir ülkenin benzer silahlara ulaşmasını engellemek için savaşa girmiş durumda. David Taylor tarafından kaleme alınan bir notta belirtildiği üzere bu savaş, Orta Doğu’yu kaos, ölüm ve yıkımla karşı karşıya bırakmış ve dünyanın diğer bölgeleri için de istikrarsızlık ile öngörülemez sonuçlar doğurmuştur. Eğer bu durum ‘yeni dünya düzeni’ ise; yani ülkelerin müdahaleleri ve ilhakları hakkında serbestçe karar verebildiği bir düzen söz konusuysa, bu durum diğer aktörler için de bir yeşil ışık anlamına gelebilir; örneğin Çin’in Tayvan’a yönelik tutumu, İspanya’nın Cebelitarık konusundaki yaklaşımı ve Arjantin’in Falkland Adaları üzerindeki iddiaları gibi.”
Yazar, sorumluluğun artık büyük ölçüde sıradan vatandaşların omuzlarında olduğunu ve Güney Afrika’daki apartheid karşıtı başarılı kampanyadan ilham alınması gerektiğini öne sürmektedir. Bu kampanyada ürün boykotları ve özellikle kriket gibi spor alanındaki boykotlar kamuoyunun değişiminde etkili olmuştur. Bu doğrultuda, Amerikan ve İsrail ürün ve hizmetlerinden kaçınılmasının ve gelecek yaz düzenlenecek FIFA Dünya Kupası gibi organizasyonlardan uzak durulmasının, zamanla bu iki aktörü küresel kamuoyuna karşı tutumlarını gözden geçirmeye zorlayabileceği ifade edilmektedir.
Atlantic Council, “İran’ın enerji ve su altyapısına saldırmak zafer stratejisi değildir” başlıklı raporunda şöyle yazdı: “ABD Başkanı, İran’ı kendi taleplerini kabul etmeye zorlamaya çalışmakta ve bir anlaşma sağlanamazsa İran’ın altyapısına yönelik daha fazla saldırı yapılacağı konusunda uyarıda bulunmaktadır. ABD’nin İran altyapısına yönelik saldırıları büyük olasılıkla askeri açıdan başarılı olacaktır; ancak buna karşılık İran’ın Fars Körfezi kıyısındaki ülkelerin altyapılarına yönelik saldırıları da başarılı olabilir. Aynı zamanda İran’ın Hürmüz Boğazını tamamen açık tutması ya da gelişmelere tepki vermeden geçmesi pek olası değildir. Böyle bir senaryoda İran muhtemelen kendisini kazanan taraf olarak göstermeye çalışacak ve Trump’ı bu çatışmanın kaybedeni olarak sunacaktır. Bu nedenle Trump yönetiminin sonuca ulaşabilmesi için farklı bir stratejiye ihtiyacı vardır.”
NBC News, bir haberinde şunları aktardı: “Donald Trump Amerikalılara ABD ordusunun ‘İran’ı yenilgiye uğrattığını ve tamamen yok ettiğini’ söylemesinden 48 saatten kısa bir süre sonra İran bir savaş uçağını düşürdü. Bu olay, ABD güçlerini İran topraklarının derinliklerinde iki askeri kurtarmak için yüksek riskli bir operasyona sürükledi. İran ayrıca arama-kurtarma operasyonuna katılan iki Black Hawk helikopteri ile bir saldırı uçağını hedef aldı. Cuma günü gerçekleşen bu saldırı, son on yıllarda bir ABD savaş uçağının düşman ateşiyle vurulduğu ilk olay oldu. Askerlerden biri kurtarılırken, ABD ordusu ikinci kişiyi aramaya devam etti.
Bir ABD’li yetkiliye göre Black Hawk helikopterindeki personel yalnızca hafif yaralanmalar aldı ve A-10 Thunderbolt saldırı uçağının pilotu Kuveyt hava sahasında başarıyla fırlatma yaptı. Bu gelişmeler, savaşta Amerikalılar için bir dönüm noktası olabilir; çünkü Beyaz Saray’ın savaşın gidişatına dair askeri başarıları vurgulayan ve İran’dan kaynaklanan tehditleri küçümseyen anlatısı, sahadaki sert gerçeklerle çelişmeye başlamıştır.” CNN, “Savaş uçaklarının düşmesi Trump ve Hegseth’in hava üstünlüğü iddialarını sorgulatıyor” başlıklı haberinde şu ifadeleri kullandı: “İran üzerinde bir ABD savaş uçağı düşürüldü ve ardından bir başka uçak da düştü; bu olaylar, Donald Trump ve Pete Hegseth’in İran üzerinde tam hava hâkimiyeti ve aşılmaz askeri kontrol iddialarını geçersiz kılmaktadır. ABD’nin insan kayıpları sınırlı olsa da bu olaylar, asimetrik savaşın risklerini göstermekte ve yönetimin kesin askeri başarı iddialarını zayıflatmaktadır. Aynı zamanda ekonomik kaygılar ve savaşın hedeflerinin belirsizliği nedeniyle kamu desteği düşük kalmaya devam etmekte, bu da çatışmanın sürdürülmesine yönelik şüpheleri artırmaktadır.”
Arap ve bölgesel medya
Al Jazeera, yayımladığı bir haberde Cuma günü İran’ın gelişmiş Amerikan savaş uçaklarını düşürmesindeki başarı faktörlerini ele aldı. Haberde, Orta Doğu’daki devam eden askeri çatışmalar sırasında dikkat çekici bir gelişme yaşandığı, Amerikan ve İran kaynaklarının İran toprakları içinde bir adet F-15 Eagle savaş uçağının düştüğünü ve iki helikopterin de hasar alarak yaralanmalara yol açtığını bildirdiği aktarıldı. Ayrıca başka bir Amerikan savaş uçağının da düşmüş olabileceğine dair haberlerin yayıldığı ifade edildi.
Askerî uzmanlar bu olayın muhtemel nedenleri arasında; hassas saldırılar için uçağın alçak irtifaya inmesi, teknik ya da insan hatası ve İran’ın gelişmiş hava savunma sistemleri olan S-300 ve Bavar-373 (Hordad 15) gibi sistemlerin etkili performansını gösteriyor. Uzmanlar, bu olayın ABD’nin İran hava sahasında mutlak hava üstünlüğü iddiasını sorgulattığını ve savaş ortamının karmaşık ve öngörülemez olduğunu ortaya koyduğunu vurguluyor. Olayın ardından operasyonların geleceğinin İran’ın tehdit kapasitesine bağlı olduğu belirtiliyor; eğer hava savunma sistemleri etkinliğini yeniden kazanmışsa, bu durum angajman kurallarını değiştirebilir. Ancak olay tekil ise etkisi sınırlı kalabilir, yine de açık uyarı mesajları içeriyor.
Al Şarkul Awsat gazetesinde Antoine Douaihy tarafından kaleme alınan bir makale, ABD Başkanı Donald Trump’ın karşı karşıya olduğu iki temel zorluğu ele alıyor: bir yanda İran’la süren savaş, diğer yanda ise milliyetçi sert çizgideki Cumhuriyetçi akımla çoğulcu liberal Demokrat akım arasındaki derin iç çatışma. Yazara göre bu bölünme sadece siyasi değil; kimlik, değerler ve toplum düzeyinde olup etkileri Batı Avrupa’ya kadar uzanıyor.
Makale ayrıca bu ayrışmanın Orta Doğu politikalarına nasıl yansıdığını inceliyor ve Barack Obama dönemindeki İran’la daha ılımlı yaklaşım ve Müslüman Kardeşler’e destek politikalarını, Trump dönemindeki İran’la köklü çatışma yaklaşımıyla karşılaştırıyor. Yazara göre bu süreç, sonuçları bakımından son yarım yüzyılda benzeri görülmemiş olan mevcut savaşa zemin hazırladı.
Al Masirah TV ise Hasan Makled ile yaptığı röportajda, İsrail ekonomisinin yılın ilk çeyreğinde %2,5 daraldığını ve savaşın sürmesi halinde bu oranın %9,5’e ulaşabileceğini belirtti.
Rapora göre 76 binden fazla şirket zarar görmüş ya da iflas etmiş durumda; günlük 2 ila 2,5 milyon dolar zarar söz konusu. Eilat Limanı’nın kapanması, Lübnan cephesi nedeniyle kuzeyde faaliyetlerin %30 oranında aksaması ve Hayfa rafinerisinin hedef alınmasına bağlı enerji krizi öne çıkan kayıplar arasında. Makled, bu krizin yapısal ve varoluşsal bir çıkmaz olduğunu ve savaş sona erse bile hızlı bir toparlanmanın mümkün olmadığını vurguladı. Ayrıca petrol fiyatlarının 118 doların üzerine çıkması, ABD’nin 2,2 trilyon dolarlık borcu ve Avrupa’daki enerji krizi de savaşın küresel etkileri arasında gösterildi.
Al Mayadeen, yayımladığı bir haberde ABD Başkanı Donald Trump’ın oğullarının İran’a karşı yürütülen savaştan kazanç elde etmeye çalıştığını yazdı. Habere göre Eric Trump ve Donald Trump Jr., babalarının başlattığı bir savaştan finansal çıkar sağlamaya çalışmakla suçlanıyor. Bu iki isim, yakın zamanda katıldıkları “Pawrus” adlı şirket aracılığıyla Körfez ülkelerine önleyici (interceptor) İHA’lar satmayı planlıyor. Bu savunma ekipmanlarının satışı, Trump’ın başkomutan sıfatıyla İsrail ile koordineli biçimde İran’a yönelik saldırılara öncülük etmesinin hemen ardından gündeme gelmiş durumda. Söz konusu saldırılar bölgedeki gerilimi artırırken, Körfez ülkelerinde güvenlik kaygılarını da yükseltti. Trump’ın oğullarının da tam olarak bu korku ve “korunma ihtiyacı” ortamını kullanarak ürünlerini pazarlamaya çalıştıkları ifade ediliyor.
Eski Beyaz Saray baş etik danışmanı Richard Painter bu duruma sert tepki göstererek bunun eşi benzeri görülmemiş bir durum olduğunu söyledi. Painter’a göre, ABD tarihinde ilk kez bir başkanın aile üyeleri, Kongre onayı olmadan yürütülen bir savaştan doğrudan büyük kazanç elde ediyor. Eleştirmenler ise Körfez ülkelerinin, Trump yönetimini memnun etmek ve siyasi taleplerini ilerletmek amacıyla dolaylı baskı altında kalarak bu alımları yapmak zorunda bırakıldığını savunuyor. Bu olay, açık bir çıkar çatışması ve askeri bir krizin ticarileştirilmesi örneği olarak değerlendiriliyor.
Türk Basını
Bercan Tutar, Sabah gazetesindeki yazısında, İran savaşı ve Hürmüz Boğazı krizinin daha beşinci haftasında bile bölgesel ve küresel birçok varsayımı altüst ettiğini ve etmeye devam edeceğini yazdı. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik başlattığı saldırı dalgasının, sivil altyapının bombalanmasıyla birlikte aynı zamanda “insanlığa karşı bir savaşa” dönüştüğünü savundu.
Yazar, savaşın gidişatını ve küresel bir krize dönüşme ihtimalini, gelecek bilimci Roy Amara tarafından 1970’lerde ortaya konan “Amara Yasası” ile ilişkilendiriyor. Amara’nın şu sözünü hatırlatıyor: “Bir teknolojinin kısa vadeli etkilerini abartma, uzun vadeli etkilerini ise küçümseme eğilimindeyiz; her iki durumda da dengeli olmak gerekir.” Bu perspektiften bakıldığında, ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarının kısa vadede enerji krizi, petrokimya üretiminde azalma, gübre tedarik zincirinde aksama ve küresel enflasyon artışı gibi sonuçlar doğurduğu; ancak uzun vadeli etkilerinin çok daha derin ve yıkıcı olabileceği ifade ediliyor.
Sevil Nuriyeva ise Türkiye Gazetesi’ndeki yazısında, ABD ve İsrail’in birlikte yürüttüğü sürecin artık öngörülebilir olmaktan çıktığını belirtti. Sahadaki gerçeklerin, planlanan senaryoların işlemediğini açıkça gösterdiğini vurguladı. Bu süreçte İran’ın direnişinin belirleyici bir faktör olarak öne çıktığını ifade eden Nuriyeva, İran yönetimi ve siyasi sisteminin sergilediği tutumun birçok yerleşik varsayımı sarstığını yazdı. Özellikle ülkenin sosyolojik yapısı ve toplumsal tepkilerinin ABD ve İsrail’in hesaplarıyla örtüşmediğini belirtti. Ayrıca Donald Trump’ın zaman zaman çelişkili görünen açıklamalarının da doğrudan bu beklenmedik direnişle bağlantılı olduğunu ifade etti.
Çin medyası
CGTN, Çin’in son savaşta arabulucu olarak oynayabileceği rolü ele aldığı bir analizde, Wang Jin’in görüşlerine yer verdi. Wang’a göre ABD, İran’a karşı savaşa doğrudan dahil olmuş durumda ve Washington’un müzakere çağrıları samimi görünmüyor. Rusya ve Avrupa ülkeleri ise ya yükselen petrol fiyatlarından fayda sağlıyor ya da Hürmüz Boğazı’nın kapatılması nedeniyle İran’ı sert şekilde eleştiriyor.
Bu koşullar altında Çin’in daha uygun bir arabulucu olarak öne çıktığı ve yapıcı bir rol oynadığı belirtiliyor. China Institutes of Contemporary International Relations’dan Qin Tian, bazı gelişmekte olan ülkeler ile Avrupa devletlerinin İran’la sınırlı ilişkileri nedeniyle diyalog ve gerilimi azaltma konusunda yeterince etkili olamadığını ifade etti.
Wang Yiwei ise European Union’un bu süreçte derin bir hayal kırıklığı yaşadığını, çünkü ABD’nin İran’a yönelik askeri adımlarını herhangi bir istişare ya da bilgilendirme yapmadan gerçekleştirdiğini söyledi. Avrupalıların artık Çin’i, özellikle Donald Trump’ın yaklaşan Çin ziyareti ve yıl sonunda Pekin’de düzenlenecek Çin-Arap zirvesi bağlamında, tüm tarafları anlamlı biçimde bir araya getirebilecek tek aktör olarak gördükleri ifade ediliyor. Sputnik’e göre, eski Pentagon çalışanı ve daha sonra ifşaatçıya dönüşen Karen Kwiatkowski, ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth tarafından General Randy George ve iki üst düzey komutanın görevden alınmasının, İran’la savaş sürerken Savunma Bakanlığı’ndaki artan yolsuzluğun bir işareti olduğunu öne sürdü.
Kwiatkowski’ye göre görevden alınan generaller, operasyonel deneyime sahipti ve genç askerlerin hazırlığı ile ruh halini doğru değerlendiriyordu. Bu komutanların İran’la savaşı “hukuksuz ve gereksiz” olarak gördükleri, savaşın arkasında siyasi ve kişisel motivasyonların yanı sıra İsrail’in baskısının bulunduğunu düşündükleri ifade ediliyor.
Kwiatkowski ayrıca Hegseth’in zayıf liderlik sergilediğini, askerlere saygı göstermediğini ve “öldürmeyi meşrulaştırmak için dini söylemlere başvurduğunu” iddia ederek, bu nedenle ordu içinde ciddi bir hoşnutsuzluk oluştuğunu belirtti. Ona göre bu tasfiyelerin temel nedeni, Hegseth’in ordu üst kademelerinde kendisine karşı oluşabilecek kurumsal ve siyasi muhalefetten duyduğu korku. Kwiatkowski, bu memnuniyetsizliğin ordunun %10 ila %20’sine yayılması durumunda Pentagon’un artık güvenilir bir savaş gücü olmaktan çıkabileceği uyarısında bulundu. Her ne kadar yerlerine daha uyumlu generaller atanmış olsa da, komuta zincirine olan güvenin zedelendiği ve Hegseth’in bu açığı kendisine yakın isimlerle kapatmaya çalıştığı ifade ediliyor.
Siyonist medya
Israel Hayom yazdı: İran üzerinde bir Amerikan savaş uçağının düşürülmesi, İsrail Hava Kuvvetleri’nde ciddi endişelere yol açtı. İsrailli pilotlar, kendi taraflarından bir hata olmasa bile her görevde düşürülme riskinin bulunduğu konusunda uyarıyor. İsrail’in düşman topraklarında uçak düşmesi senaryosuna hazırlıklı olduğu belirtilse de, bu tür olayların boyutlarının öngörülenden daha karmaşık olduğu ifade ediliyor. Pilotların temel endişesi, insanlı bir İsrail uçağının da İran üzerinde hedef alınabilme ihtimali. Pilotlara göre bu durum, istatistik ve olasılık meselesi.
Son haftalarda bazı İsrail savaş uçaklarında teknik arızalar tespit edildiği de belirtiliyor. Pilotların, kendini kurtarma (self-rescue) ve konum belirleme sistemleriyle donatıldığı ifade ediliyor. Bu olayın ardından İsrail Hava Kuvvetleri’nin, İran üzerindeki gelecekteki operasyon risklerini azaltmak için kapsamlı bir inceleme yapması bekleniyor. Şu anda ABD’nin kendi pilotlarını kurtarma operasyonlarını tek başına yürüttüğü, İsrail’in ise sadece gelişmeler hakkında bilgilendirildiği aktarılıyor. Maariv ise analizinde, ABD ile İsrail’in İran’a karşı nasıl hareket edileceği konusunda yaşadığı kafa karışıklığına ve görüş ayrılıklarına dikkat çekti. Yazıda, İsrail’de yapılan değerlendirmelere göre İran’la savaş sürdüğü müddetçe ülkede bir iç isyanın çıkmasının düşük ihtimal olduğu belirtiliyor.
İsrail’in, İran’ın kritik altyapılarına (elektrik, su, gaz, enerji santralleri ve tuzdan arındırma tesisleri) seçici saldırılar düzenleyerek baskıyı artırmak istediği; ancak ABD’nin bu yaklaşıma karşı çıktığı ifade ediliyor. Washington’un, bu tür saldırıların İran’ın Körfez ülkelerinin petrol altyapısına karşılık vermesine ve savaşın bölgesel ölçekte genişlemesine yol açmasından endişe duyduğu belirtiliyor.
Mevcut durumda Washington ile Tel Aviv arasındaki temel anlaşmazlık, baskının nasıl artırılacağı konusunda: İsrail hedeflerin genişletilmesini isterken, ABD bölgesel bir patlamayı önlemek için daha temkinli davranılmasını savunuyor. Her iki tarafın da “orta bir formül” aradığı; yani ne tüm bölgeyi ateşe atacak bir tırmanış ne de etkisi giderek azalan sınırlı saldırılarla yetinmek istemediği vurgulanıyor.
Mehr Haber