IQNA

Trump’ın algı hatası: İran baskı ve tehdit altında müzakere etmez

10:33 - April 22, 2026
Haber kodu: 3490686
İran’ın dış politika alanındaki davranışlarını, kültür, tarih ve strateji arasındaki derin bağı anlamadan çözümlemek neredeyse imkânsızdır. İşte bu, birçok Amerikalı politika yapıcının ve özellikle Donald Trump’ın hesap hatasına düştüğü noktadır

Onların temel varsayımı basittir: baskıyı artırmak, maliyetleri yükseltmek ve zaman baskısı oluşturmak karşı tarafı geri adım atmaya zorlar. Bu model bazı ticari dosyalarda veya siyasi anlaşmazlıklarda işe yarayabilir; ancak İran söz konusu olduğunda çoğu zaman ters sonuç doğurur.

Burada mesele yalnızca taktiksel bir farklılık değildir; daha derin bir “dünya algısı” uyuşmazlığı söz konusudur. Trump, hem iş hayatında hem de siyasette aynı modele dayanmıştır: karşı tarafın iradesini kırmak için maksimum baskı uygulamak. Bu çerçevede “zaman” bir silahtır; baskı arttıkça ve süre daraldıkça karşı tarafın teslim olma ihtimali yükselir. İran’a yönelik ağır yaptırımlar, açık tehditler ve medya üzerinden oluşturulan aciliyet algısı bu yaklaşımın ürünüdür.

Ancak İran bu oyunu farklı kurallarla oynar. İran’ın stratejik zihniyetinde zaman bir kısıt değil, bir avantajdır. “Stratejik sabır” kavramı, tarihsel bir bakış açısının yansımasıdır. Binlerce yıllık geçmişe sahip bir ülke, kısa vadeli baskılardan kolay etkilenmez. Bu çerçevede karşı tarafın sabırsızlığı, zayıflık değil başarı göstergesi olarak yorumlanır.

Başka bir ifadeyle, Washington’un “baskı artışı” olarak gördüğü durum, Tahran’da “karşı tarafın aciliyeti” olarak değerlendirilir. Bu durum kültürel boyutla birleştiğinde daha da derinleşir. İran kültüründe müzakere, karşılıklı saygıya dayalıdır. Kullanılan dil ve üslup belirleyicidir. Tehdit ve aşağılayıcı söylemler taviz doğurmaz; aksine direnci artırır.

Bu nedenle ABD başkanının açıkça “İran’ı diz çöktürmekten” söz etmesi ya da diplomasi yerine ticari rekabet diline benzer bir üslup kullanması, müzakere alanını daraltır.

Mesele yalnızca İran’ın baskı altında müzakere etmemesi değildir; daha önemlisi, İran “baskı altındaki müzakereyi” anlamsız bulur. Tahran’a göre müzakere, ancak tarafların görece eşit olduğu ve asgari saygının korunduğu koşullarda anlam kazanır. Bu, iki taraf arasındaki en temel algı farklarından biridir.

Washington’da başarı genellikle somut çıktılarla ölçülür: bir anlaşma, bir imza ya da ortak bildiri. Ancak Tahran’da başarı tanımı farklıdır. Baskıya direnmek, kırmızı çizgileri korumak ve dayatmaları engellemek anlaşma olmasa bile başlı başına bir başarı sayılır. Çünkü İran’a göre bir anlaşma ancak “izzet, hikmet ve maslahat” ilkeleri korunarak yapılırsa anlamlıdır.

Bu farklılık, tarafların müzakereye girse bile ortak bir hedef anlayışı geliştirememesine yol açar.

Bu açıdan bakıldığında, Trump’ın “maksimum baskı” politikası baştan çelişkiliydi. Bir yandan İran’ı müzakereye zorlamaya çalışırken, diğer yandan müzakereyi İran açısından “teslimiyet” olarak algılanacak bir zemine çekti. Sonuç ise ilerleme değil, diplomasinin tamamen kilitlenmesi oldu.

Bir diğer önemli fark, “aciliyet” algısında ortaya çıkar. Trump’ın yaklaşımında karşı tarafta zaman baskısı oluşturmak kritik bir araçtır. Ancak İran için zaman çoğu durumda avantajdır. Süre uzadıkça bölgesel dengeler değişebilir, ittifaklar zayıflayabilir ve baskılar etkisini kaybedebilir. Bu nedenle acele bir anlaşma yapmak çoğu zaman İran’ın aleyhine görülür.

Bu yüzden ABD tarafı ne kadar fazla süre baskısı ve tehdit uygularsa, Tahran ile arasındaki mesafe o kadar artar. Bu durum sadece çıkar çatışmasından değil, “oyunun nasıl algılandığı” konusundaki farktan kaynaklanır. ABD bunu baskı olarak görürken, İran bunu karşı tarafın zayıflığı olarak yorumlar. Sonuç olarak taviz verme isteği oluşmaz, aksine direnç güçlenir.

Bu noktada temel soru şudur: Diğer alanlarda işe yarayan araçlarla İran konusunda da sonuç alınabilir mi? Geçmiş deneyimler bu soruya olumlu bir yanıt vermemektedir.

Danny Citrinowicz gibi uzmanlara göre, gerilimi azaltmak için yaklaşımda köklü bir değişim şarttır. İlk adım, İran’ın klasik anlamda “sıradan” bir aktör olmadığını kabul etmektir. İkinci adım ise “hızlı zafer” beklentisinden vazgeçmektir. İran dosyasında hızlı ve gösterişli çözümler yoktur; ilerleme ancak zaman, sabır ve sürekli diyalogla mümkündür.

Sonuç olarak, İran’a yönelik baskı ve tehdit politikaları sadece etkisiz değil, çoğu zaman ters etkilidir. Trump bu gerçeği ya anlamamış ya da anlamak istememiştir. İş dünyasındaki yaklaşımını, son derece karmaşık bir dış politika alanına taşımıştır. Ancak İran ne bir şirkettir ne de maliyet artışıyla hızlıca taviz verecek bir aktördür. Oyunun kuralları farklıdır ve bu fark anlaşılmadıkça, baskı yoluyla İran’ı müzakereye zorlamak her seferinde başarısızlığa daha da yaklaşacaktır.

Mehr Haber

Etiketler: Amerika ، İran ، savaş ، donald trump ، baskı
captcha