Uluslararası Kuran Haber Ajansı İkna'nın Türkiye Diyanet İşleri Başkanlığı resmi web sitesinden naklettiği habere göre, Diyanet İşleri Başkanlığından, peygamberimizin doğum günü dolayısıyla bütün Müslümanları sevgili Peygamberimizin etrafında toplanmaya davet eden kardeşlik mesajı yayınlandı. Mesajıın tam metnini yayınlıyoruz:
Hz. Peygamber’in Rahmet Yüklü Kuşatıcı Mesajı Işığında Barış İçinde Birlikte Yaşama
Yüce dinimiz İslâm’ın inanç, ibadet ve ahlâk prensipleri konusunda halkımızı doğru bilgilendirmeyi, manevî ve ahlâkî değerlere bağlılığı artırmayı amaç edinen Diyanet İşleri Başkanlığı, yasal görevlerinin bir parçası olarak, Hazret-i Peygamber’i ve onun insanlığa takdim ettiği değerleri, İslam’ın kuşatıcı mesajını doğru ve sahih bilgiler ışığında, alanında uzman kişilerin katkılarıyla vatandaşlarımıza daha etkili ve yaygın bir şekilde anlatıp tanıtmak, Hz. Peygamber sevgisi etrafında toplumumuza birlik ve beraberlik mesajları sunmak amacıyla, Türkiye Diyanet Vakfı ile birlikte 1989 yılından itibaren Kutlu Doğum Haftası düzenlemiştir. Hz. Muhammed’in getirdiği rahmet ve sevgi etrafında gönülleri birleştirmeyi gaye edinen bu hafta, milletimizce de büyük bir teveccühe mazhar olmuştur. Bu sene yirmincisini tertip ettiğimiz Kutlu Doğum etkinliklerinde gerek yurtiçi gerekse yurtdışında geniş yelpazeli dini, sosyal ve kültürel etkinlikler planlanmış ve ana tema olarak da “birlikte yaşama tecrübesi” seçilmiştir.
Yüce Allah’ın insanlığa en büyük ihsanı ve rahmeti olan ve Kur’an-ı Kerim’de “büyük bir ahlak üzere” (Kalem, 68/4) olduğu bildirilen Sevgili Peygamberimiz (s.a.s.), insanı insan yapan erdemlerin ve değerlerin odaklandığı yüce bir şahsiyettir. İslâm’ın öngördüğü kâmil insan modeli onun hayatında tecessüm etmiştir. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim’de “Andolsun ki Resûlullah’da sizin için, Allah’a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı zikredenler için mükemmel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 33/21) buyurularak onun hayatı bizlere ‘yaşanabilir en güzel örnek’ olarak takdim edilmektedir. Ancak, onun örnekliğinin ve temsil ettiği değerlerin iyi anlaşılması, bir bilinç ve hayat tarzı olarak canlılık kazanması gerekir. Hz. Peygamber Efendimizin örnekliğine canlılık kazandırılması denildiğinde, örnekliğini ve sünnetini belirli alanlara ve davranış biçimlerine indirgemek yerine, onun temsil ettiği değerler bütününü anlamak ve hayatımıza ışık tutan bir meşale yapabilmek çabası akla gelir. Bunun anlamı tarihe gitmek ve gömülmek değil, onun insanlığın huzur ve mutluluğu için yaptığı çağrıyı güncelleştirerek hayatımıza yansıtmak, örnek ahlâkını ve öğretilerini davranışlarımızın mihveri ve rehberi yapabilmektir. Nitekim o (sav), gerek ferdi, ailevi ve sosyal hayatı gerekse söz ve açıklamaları ile insanlığa kıyamete kadar kalıcı bir rehberlik ve örneklik sunmuştur. Onun sünneti, sadece Müslümanlar için değil, bütün insanlığın mutluluğuna ve kurtuluşuna ışık tutabilecek niteliktedir.
Bugün için önemli sorunlarımızdan biri, “Hz. Peygamber’in örnek hayatı ile kendi hayatımız arasında, sağlam bilgiye dayalı iyi bir köprü kurulamaması, dolayısıyla çevresine örnek olacak ahlâkî duyarlılığa sahip dindarlıkların üretilemeyişidir” denilebilir. Bu köprünün inşası için onun hayatını tekrar tekrar okumak ve onu iyi anlamak gerekir. Hiç şüphesiz insanlığın giderek bireysel benliklerine, çıkar ve hazza dayanan bir hayata yöneldiği bir ortamda hayatımızı güzel değerlerle inşa edebilmek için onun güzel ahlâkına, yol göstericiliğine her zamanki gibi ihtiyacımız vardır.
Birlikte Yaşama Olgusu ve Rahmet Peygamberi
Hepimizin bildiği gibi Kur’an farklılıkların doğallığını kabul eder ve hatta dillerin ve renklerin farklı olmasının Allah’ın varlığının delillerinden olduğunu ifade eder: “O’nun kanıtlarından biri de, gökleri ve yeri yaratması, dillerinizin ve renklerinizin farklı olmasıdır. Şüphesiz bunda bilenler için ibretler vardır.” (Rum 30/22) Ayrıca Kur’an’da “Rabbin dileseydi insanları elbette tek bir ümmet yapardı.” (Hûd, 11/118) buyurularak insanların farklılıklarının ilahi hikmetin ve sınavın bir parçası olduğu vurgulanmaktadır.
Hucûrât suresinin 13. ayeti de bize bu konuda çok önemli bir ölçüt getirmektedir: “Ey insanlar! Şüphesiz sizi bir erkek ile bir dişiden yarattık, tanışasınız diye sizi kavim ve kabilelere ayırdık. Allah katında en değerli olanınız O’na itaatsizlikten en fazla sakınanızdır. Allah her şeyi hakkıyla bilmektedir.” (Hucûrât, 49/13). İnsanlar farklı dil, din, cins, ırk, kabile, sosyal ve kültürel gruplar halinde yaşarlar. İçinde yaşadığımız coğrafya, önceki nesillerden devraldığımız kültür ve gelenek, mensubu olduğumuz inanç ve görüşler de bizim varlık ve kimlik dünyamızın adeta ayrılmaz parçalarıdır. İnsanlar bu farklara bağlı olarak farklı kimlik sahibi olur, bu kimlikle tanınır ve tanışır. Ayrıca her biri kendi farklılığını, özelliğini bir gurur, değer ve övünç vesilesi yapar. Ancak bu ayet, farklı yaratılmanın ‘kimlik edinme ve bu kimlikle tanınma, tanışma’ fonksiyon ve hikmetini onaylarken; farklı sosyal ve etnik gruplara mensup olmanın üstünlük vesilesi olarak kullanılmasını reddeder. İnsanın şeref ve değerini, kendi iradesi ile elde etmediği aidiyetlere değil; kendi irade ve çabasıyla elde ettiği değerlere bağlar.
İnsanların farklılıkları hakkında Kur’an’ın çizdiği bu çerçeveden sonra ifade edilmelidir ki, insanların birlikte yaşama ihtiyacı yaratılıştan gelen bir özelliktir ve bu aynı zamanda psikolojik olduğu kadar, sosyal ve iktisadî bir gereklilikten de kaynaklanmaktadır. Fertlerin huzur ve güven ortamında birarada yaşayabilmesinin ön şartı da bireyler arasındaki sevgi, saygı, hoşgörü, yardımlaşma, dayanışma ve kardeşlik bilincinin oluşmasıdır. Toplumda birlikte yaşama bilincinin oluşabilmesi için, öncelikle fertlerin birbirlerine karşı iyi niyet ve samimiyet taşıması, insan olarak birbirine saygı duyması, bencillik ve bireysel çıkarcılığın insanı yiyip bitiren girdabından kurtulup paylaşmanın manevi hazzına ermesi gerekir. Bireylerin, görev ve sorumluluklarını yerine getirmede ihmalkâr ve sorumsuz davranışlar sergilemesi halinde, sonuç hem toplum hem de fert için acı olmaktadır. Bir toplumda sorumluluğun yerini, sorumsuzluk, vicdanın yerini acımasızlık, diğerkâmlığın yerini bencillik, paylaşmanın ve dayanışmanın yerini cimrilik ve vurdumduymazlık alırsa, kişilerin en yakınlarına dahi itimat edemeyeceği derecede güven bunalımı yaşanırsa, orada toplumsal yapı çöküntüye uğramış demektir.
Toplumun fert üzerinde olduğu gibi, ferdin de toplum üzerinde hakları vardır. Bizler, toplum halinde ve huzur içinde yaşamak istiyorsak sevinçleri ve nimetleri paylaşmayı, zayıfların ihtiyaçlarını gidermeyi, muhtaçların dertlerine derman olmayı ve acıları dindirmeyi öğrenmeli ve bunları hayata geçirmeliyiz. Aksi taktirde, aynı coğrafyayı paylaşan, aynı dini, milli ve kültürel değerleri taşıyan insanlar arasında birlik ve dirliğin yerini ayrışmalar, fertleri bağlayan sevgi ve dayanışmanın yerini bencillik, kin ve düşmanlık almaya başlar.
Sadece insanlara karşı değil, bütün canlılara karşı sorumlu olduğumuzu bildiren Kur’an, bir yandan bireysel anlamda şükür, takva, sabır, iffet, doğruluk, dürüstlük ve çalışkanlık gibi ahlâkî değerlerin önemine vurgu yaparken, diğer yandan birlikte yaşamanın gereği olarak paylaşma, af, dayanışma, fedakârlık gibi erdemleri ön plana çıkararak toplumsal yapıyı güçlendiren ahlaki ve insani erdemlere dikkatleri çekmektedir. Bu bağlamda birlik ve beraberliği, hayırlı ve güzel işlerde yarışmayı, akrabalara iyilik yapmayı, yoksullara haklarını vermeyi, iyiliği emredip kötülükten sakındırmayı, emanetlere riayet etmeyi, komşularla iyi geçinmeyi, adaletin gerçekleşmesini ve yaptığımız her işi en iyi şekilde yapmayı (ihsan) toplumsal ahlâkın temel dinamikleri olarak sunmaktadır. Öte yandan öfke, kibir, kıskançlık, kin, gıybet, kınama ve başkalarının özel hayatını araştırma (tecessüs) gibi, kişiye ve topluma zarar verecek her türlü ahlâkî sapmadan da sakındırmaktadır.
Bu rahmet yüklü kuşatıcı mesajın modern dünyaya sunduğu barış esasen hepimizin Hz. Âdem’den geldiği ve Hz. Âdem’in de topraktan yaratıldığı gerçeğine dayanır. Böylece biz aynı insanlık ailesinin üyeleri olarak kardeşliğimizi, birbirimizi sevmeye olan ihtiyacımızı, faniliğimizi ve alçak gönüllü olmamız gerektiğini farkederiz. Sevginin vatanı bireyin gönül yurdudur; gönül yurdunun sahibi ise Yüce Yaratıcımızdır.
Unutulmamalıdır ki, Hz. Peygamberi anlamak Kur’an’ı anlamaya, Kur’an’ı anlamak da Hz. Peygamberi anlamaya bağlıdır. Dolayısıyla dinî bir görev olarak yerine getireceğimiz pratikler ve bireysel dindarlığımızda tercih edeceğimiz uygulamaların en güzeli, onun hayatında bulunmaktadır. Kur’an’da “Allah’ın sevgisine mahzar olmanın Hz. Peygamber’e uymaktan geçtiği” (Âl-i İmrân, 3/31) ve “Hz. Peygamber (sevgisi) mü’minlerin içinde olduğu sürece Allah’ın kendilerine azab etmeyeceği”nin (Enfâl, 8/33) vurgulanması, Hz. Peygamber’in örnekliğinin mü’minler için ne kadar önemli olduğunu açıkça ifade etmektedir.
Onun söz ve uyarıları, örnek ahlakı, davranışları, sabırla sürdürdüğü eğitimi ve rehberliği sayesinde Cahiliye toplumu medeni bir topluma dönüşmüş, şirkin yerini tevhit inancı, haksızlığın yerini adalet, kibir ve nefretin yerini tevazu ve sevgi, sonu gelmez çekişmenin ve bencilliğin yerini barış, huzur ve iyilikte yarışma almıştır. Öyle olduğu için de bu yeni dönem İslam’ın altın çağı, mutluluk çağı anlamında “asr-ı saadet” olarak anılmıştır.
Hz. Peygamber, birlikte yaşamanın vazgeçilmez unsurları olan barışı, müsamahayı, affı, rahmeti ve merhameti, mücerret bir iddia ve söz olmaktan çıkarıp yaşanılan bir gerçekliğe dönüştürmüştür. Kendisinden düşmanlarına ‘beddua ve lanet’ etmesini isteyenlere kendisinin bunlar için değil; ‘rahmet ve merhamet peygamberi’ olarak gönderildiğini söyleyerek uyarmış ve yol göstermiştir. O hiç kimseyi ayıplamamış, kötülüğe kötülükle karşılık vermemiş ve nefsi için intikam almamıştır. Etrafındakileri hiç incitmemiş, kendisinden talepte bulunanı geri çevirmemiştir.
Dürüstlüğü, emaneti korumayı, insan haklarına riayet etmeyi, yetim ve kimsesizlere kol kanat germeyi, kimseyi incitmemeyi, iyilik yapmayı öğütleyen ve yaşayışıyla bunlara en güzel örnek olan Peygamberimiz; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de gerçek anlamda iman etmiş olamazsınız.” buyurarak sevgiyi ve imanı toplumsal barışın, birlikte yaşamanın temel taşı yapmıştır. Daha sonra da yanındakilere, aralarında sevgi bağını, Kur’an’da da üzerinde önemle durulan (eve girerken selam verme, Nûr 24/27; daha güzeliyle veya aynıyla karşılık verme, en-Nisâ 4/86), ancak selâmlaşarak kurabileceklerini bildirmiştir (Müslim, “Îmân”, 93-94).
Bu konuda akla gelen ve hepimiz tarafından iyi bilinen birkaç hadisine kulak verelim:
“Sizden biriniz kendisi için istediğini Müslüman kardeşi için de istemedikçe (kâmil manada) iman etmiş olamaz.” (Buhârî, İmân 7; Müslim, İmân 71, 72; Tirmizî, Kıyâme 59; Nesâî, İmân, 19, 33).
Kim müslüman kardeşinin ihtiyacını giderirse Allah da onun ihtiyacını giderir; kim müslüman kardeşini bir sıkıntıdan kurtarırsa Allah da onu bir sıkıntıdan kurtarır; kim müslüman kardeşinin bir kusurunu gizlerse Allah da onun kusurunu gizler (affeder)” (Buhârî, “Mezâlim”, 3; Müslim, “Birr”, 58).
Hz. Peygamber uzlaşma ve kaynaşma çabası göstermenin müslümanlar için bir görev olduğuna şöyle işaret eder: “Mümin ülfet eden (uzlaşıp kaynaşan) insandır; ülfet etmeyen ve kendisiyle ülfet kurulamayan insanda hayır yoktur” (Müsned, II, 400; V, 235).
Toplumun inşasında rahmeti esas alan Peygamberimiz yetimin elinden tutmuş, kimsesizlerin kimsesi olmuş, büyüklerin ve küçüklerin ihtiyaçlarına cevap vermiş, huzur ve güveni tehdit eden davranışları önleyici tedbirler almıştır. Nitekim hicret sonrasında Medine toplumunda toplumsal uzlaşma ve kaynaşmayı onların arasında kardeşlik tesis ederek sağlamıştır. Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerîm’de ve hadislerde müslümanların kardeş olduğu belirtilerek (meselâ bk. Âl-i İmrân 3/103; el-Hucurât 49/10) onlar arasında güçlü bir sevgi bağı kurulması öngörülmüştür. Gerçek anlamda ilk müslüman toplumun kurulduğu Medine’de, Mekke’den göç edenlere kucak açan Medineli müslümanlar Kur’ân-ı Kerîm’de, “Onlar, hicret edip yanlarına gelenleri severler” (el-Haşr 59/9) diye takdir edilir. Bunların muhacirlere yaptıkları yardımlar sebebiyle Kur’ân-ı Kerîm’de, “ensar” (yardım severler) diye anılmaları (et-Tevbe 9/100, 117) İslam’da sevgi ve onun ürünü olan dayanışmanın önemine işaret eder. Bütün bu saiklerle Medine’de ilk günden itibaren hayat tarzı olarak kardeşlik, farklı gruplar arası anlaşma, haklara saygı ve adalet temel değerler olarak yerleşmeye başlamıştır. Bu şehirde olgunlaşan ve şehri olgunlaştıran din ve onun hayata yansıyan örnekliği, gerçekten kucaklayıcı, çevresine saygılı ve farklı yaşam tarzlarına, dünya görüşlerine açık bir medeniyetin temellerini atmıştır.
Hz. Peygamber aynı toplumda beraber yaşadıkları gayr-i müslimlerle münasebetlerinde de bugünün insanına güzel örnekler sunan uygulamalar sergilemiştir. Allah'ın Rasulü’nün hasta olan bir Yahudiyi ziyaret etmesi ve bir Yahudi cenazesi için ayağa kalkarak ona hürmet göstermesi hepimizce malum hadiselerdir. Hz. Peygamber’in ayağa kalktığı cenazenin Yahudi bir kişiye ait olduğunu hatırlatanlara verdiği "Bu da bir insan değil mi?" (Müslim: 1593, 1596) şeklindeki cevabı, insana sırf insan olduğu için saygı gösterilmesi gerektiğinin fiili bir örneğidir.
Günümüz Problemleri
Çağımız insanı, günümüzde kendini içten ve dıştan kuşatan kısa vadeli emellerin baskısından kurtarıp hem iç dünyasında hem de yakın ve uzak çevresinde kalıcı bir barış ve huzuru yakalamada hayli zorlanmaktadır. Fert ve toplumların hayat çizgisi bir defa aklın, bilginin, düşünce ve sağduyunun kontrolünden çıktı mı, din o açık davetini ve uyarısını sürdürse de, artık sevginin yerini korku ve düşmanlık, barışın yerini kavga, fedakarlığın yerini bencillik, adaletin yerini haksızlık almaya başlar. Tevazu yerini kibre, ötekine saygı yerini küçümseme veya dışlamaya terk eder. En temel dini ve insani değerler, erdem ve yücelikler bile dünyevi yarışın etkili bir basamağı oluverir.
Hz. Peygamber’in şahsında yükselen sevgi seli bizim medeniyet anlayışımızı, insan ve hayat tasavvurumuzu ortaya koymaktadır. Gönül dünyamızın ve medeniyet anlayışımızın esası, yaratılanı yaratandan ötürü sevmek, varlığı sevgi ve şefkatle kucaklamak, kendimiz için istediğimizi başkası için de istemektir. Nitekim, Anadolu, geçmişten günümüze binlerce yıllık tarihinde insanlığın farklı tecrübelerini, geleneklerini, değer ve anlayışlarını bağrında barındıran ve bunları nesilden nesle taşıyan, âdeta insanlığın kültür tarihiyle özdeş tarihî mirasa sahip bir bölgedir. Yine Anadolu, barış ve hoşgörü içinde bir arada yaşama, insana sırf insan olduğu için değer verebilme, farklılıkları zenginlik kaynağı ve iyilikte yarışma sebebi olarak görebilme anlayışının tesis edilmesinde dünya için iyi bir örnektir. Bu anlayışla yoğrulan Ahmet Yesevî, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş Velî, Hacı Bayram Velî gibi sevgi medeniyetinin önemli ve etkili temsilcilerinin düşünceleri temelde marifet, muhabbet ve müsamahaya dayanır.
Yüce dinimizin kendimize güveni, diğerine sevgi ve saygıyı, sosyal barışı, kardeşliği, paylaşma ve yardımlaşmayı öğütleyen sesine kulak verip, birbirimize karşı yerine getirmemiz gereken görev ve sorumlulukların bilincinde olarak, omuz omuza verip, hayatı acı ve tatlısıyla paylaşmalı, mutlu ve huzurlu yarınlara hep birlikte kavuşmalıyız. O kutlu elçinin bağlıları olarak insanlar arasında din, dil, bölge ve kültür farkı gözetmeksizin insanlığın kutsallarına karşı kin, nefret ve saygısızlık içeren her türlü tutum ve davranışın karşısında olmalıyız.
Temel insani sorumluluklarımızı iyi kavrayıp yerine getirebildiğimiz ölçüde Peygamber Efendimizin olgun Müslüman toplumu tasvir ettiği “bir uzvundaki acıdan bütün uzuvların ızdırap duyduğu bir vücuda” benzetmesini anlamış, bu teşvike ve övgüye layık olmuş oluruz.